Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu
 

Go Back   Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu > Eğitim - Öğretim > Açık Öğretim
facebook bağlan


Aöf İlahiyat Önlisans Günümüz Fıkıh Problemleri Notları

Açık Öğretim kategorisinde açılmış olan Aöf İlahiyat Önlisans Günümüz Fıkıh Problemleri Notları konusu , Aöf İlahiyat Önlisans Günümüz Fıkıh Problemleri Notları Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri - Günümüz Fıkıh Problemlerinin Çözümünde İlke ve Yöntemler (Hazırlayan : papatya Özetlerimi ders kitabına çalıştıktan sonra tekrar amaçlı ...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 11.09.2014, 17:29   #1 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Aöf İlahiyat Önlisans Günümüz Fıkıh Problemleri Notları



Aöf İlahiyat Önlisans Günümüz Fıkıh Problemleri Notları

Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri - Günümüz Fıkıh Problemlerinin Çözümünde İlke ve Yöntemler


(Hazırlayan : papatya


Özetlerimi ders kitabına çalıştıktan sonra tekrar amaçlı kullanmanızı öneririm.)


Günümüz Fıkıh Problemlerinin Çözümünde İlke ve Yöntemler

İslam bilginleri dini şu şekilde tanımlar: Din akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren ilahi bir kanundur.


Fıkıh terminolojisinde Kuran ve Sünnet metinlerine ortak bir terimle “nas” adı verilir.Din ilahi kaynaklı naslar aracılığı ile ALLAH’ın insanlara hitabıyani buyurmasından ibarettir.

İçtihat;”Fakih’in Şeri ameli bir meselenin hükmünü ilgili delillerden çıkarabilmek için olanca gayretini sarfetmesi “şeklinde tanımlanmaktadır. Bu melekeye sahip olan kimseye müçtehit adı verilmektedir.
Toplumsal hayat sürekli bir değişim içindedir.Sosyal bilimciler “değişmeyen bir şey varsa o da hayatın sürekli değiştiği gerçeğidir”derler.
İslam’ın bir taraftan özünü safiyetini koruyup diğer taraftan durmadan değişen hayat realitesine uyum sağlama zorunluluğu ve yeteneği onun bazı hükümlerinde zamana çevreye ve şartlara göre nispi bir değişme olup olmayacağı meselesini gündeme getirmiştir.Bu konu klasik fıkıhta “ahkamın tağayyürü” hükümlerin değişmesi adı altında ele alınmıştır.
Bu değişim fıkhın neshi iptali olmayıp belirli şartlarda uygulanması istenen hükmün o şartlar oluşmadığı için uygulanmaması demektir.Şartlar eski haline döndüğünde önceki hüküm tekrar yürürlüğe girebilir.

Fıkhın Değişme İle Bağdaşmaz Gözüken Özellikleri

1.Dini Hükümlerin İlahi Nitelikli Oluşu:Kuran-ı Kerim bütün itibariyle vahiy mahsulüdür.İkinci kaynağı sünnettir ki o da vahye dayandığı en azından vahyin kontrolüne tabi olduğu kesindir.Fıkhın iki temel kaynağının vahiy oluşu onun ve ondan çıkarılan hükümlerin ilke olarak değişmez ve değiştirilemez oluşunu gerektirir.

2.İslamın Kemale Ermiş Olması:İslam dininin tamamlanmış bütünlüğe ulaşmış kemale ermiş olması da hükümlerin değişmesine engel olarak gözüken hususlardan biridir.İslam bilginlerinin geneli Hz Peygamber kabul edilmez olarak nitelendiren yenilikleri bid’at kavramıyla ilişkilendirmiş ve bununla kastedilen şeyin dinin özünde ve ibadetlerinde yapılan yenilikler olduğunu belirtmişlerdir.

Fıkhın Değişmeye Açık Olduğunu Gösteren Özellikleri

1.İslam Dininin Evrenselliği: İslam herhangi bir coğrafi bölge olmaksızınbütün insanlığa hitap eden bir dindir.

2.Hükümlerin Esnekliği:Hükümlerin esnekliğinden anlaşılan bazı hükümlerin zamanamekenaortama ve şartlara göre farklı şekiller alabilme yeteneğidir.Esneklik hükümlerin yeni mesele ve olayları çözüme kavuşturma ve olayları çözüme kavuşturma ve onları yerli yerinde oturtma konusunda üstün bir kabiliyete sahip bulunduğunu anlatır.Fıkıhta özellikle kolaylık ve zaruret prensipleri hükümlerin esnekliğini sağlayan en önemli araçlardandır.
İslam bilginleri değişmenin ilke olarak mümkün olduğunu kabul ederler.İslam bilginleri hükümleri 2’ye ayırmaktadır.

1.Taabbudi Hükümler:Taabbudi hükmün en temel özellikleri kesin nassa dayanmış olmasıdinin aslına dahil olmasıkıyasa konu olmaması ve özü itibariyle değişime kapalı olmasıdır.

2.Talili Hükümler:Talili hükümler genişletilmeye ve değiştirmeye elverişli alanlarını oluşturmaktadır. Hükümlerin bu şekilde ikiye ayrılması Zahiriler hariç tüm İslam bilginleri tarafından kabul edilmektedir.
Nevazil kelimesi fıkıh tarihinin ilk dönemlerinde genel olarak yeni ortaya çıkan ve hakkında şeri bir hüküm verilmesi gereken mesele ve olayları ifade etmek üzere kullanılmıştır.

**Hanefilerde nevazil görüşlerini toplayan ve günümüze ulaşan ilk eser Ebu’l-Leys es-Semerkandi’nin Kitabun Nevazil adlı eseridir.

**Natifi = el vakıat

** Sadruşşehid = el vakıat

**Kadihan = el Fetava

**Keşşi = Mecmu u’n Nevazil ve’l Havadis ve’ Vakıat

GÜNÜMÜZ FIKIH PROPLEMLERİNİN ÇÖZÜMÜ

1.Modernist/tarihselci yaklaşım: Bu yaklaşım her şeyin tarihe göre değiştiği ve tarihsel olanın evrensel olamayacağı temel düşüncesine dayanmaktadır.

2.Yeni Selefeci Yaklaşım: Bu yaklaşım klasik fıkıh birikimini ve geleneğini büyük ölçüde yok sayan reddeden bir anlayışa sahiptir.Gelenekten kopuk ve gerçekle irtibatı zayıf olan bu yaklaşım günümüz fıkıh problemlerini çözmede yeterli bir yaklaşım olarak görülmemektedir.

3.Gelenekselci taklitçi yaklaşımlar: Bu yaklaşımın sahipleri belirli mezheplerin fıkıh eserlerinde yer alan görüş ve açıklamaları çoğunluk itibariyle değişmez evrensel değişmez hükümler olarak görürler. Günümüzde bu görüşü savunanlar gittikçe azalmaktadır.

4.Akademik Yaklaşımlar: Bu yaklaşımlarda klasik fıkıh geleneğindeki yöntem ve görüşlere büyük değer verirler günümüz fıkıh problemlerinin çözümünde öncelikle bunlara başvururlar.

--Mısır’da Ezher’e Bağlı İslam araştırmaları akademisi 1961 yılında kurulmuştur.

--Dünya İslam Birliği Akademisi 1976 yılında Mekke’de kurulmuştur.

--İslam Konferansı Teşkilatı Fıkıh Akademisi 1983 yılında İslam Konferansı Teşkilatına bağlı olarak kurulmuştur.Merkezi Suudi Arabistan’ın Cidde şehrindedir.Amacı dünyanın her tarafındaki Müslümanların karşılaştıkları çağdaş dini problemlere çözüm aramaktır.

--Avrupa Fetva Ve Araştırma Kurulu (ECFR) Avrupa’daki Müslümanların dini ihtiyaç ve problemlerine çözüm üretmek üzere kurulmuş merkezi İrlanda’nın Dublin kentinde olan bir kuruldur.







__________________



Konu Papatya tarafından (10.12.2015 Saat 20:02 ) değiştirilmiştir.
Papatya isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 11.09.2014, 17:34   #2 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 2. Ünite İbadet Hayatı

Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 2. Ünite İbadet Hayatı


Ünite 2 - İbadet Hayatı

Vakit namazla sorumlu olmanın şartıdır.Namaz vakitleri güneş ve dünyanın hareketleri ile belirlenmektedir.Dünya üzerinde namaz vakitlerinin oluşmadığı bölgeleri iki kısımda incelemek mümkündür.Birincisi şafakla fecir arasında çok kısa bir zaman bulunan bölgelerikincisi ise uzun süre gece ve gündüz olan bölgeler. Bunlar kısa ve uzun süreli bölge diye ikiye ayrılır.

Kısa Süreli Bölgeler: Ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe yaz aylarındagüneşin batışı ve yaz aylarının doğuşu arasındaki süre azalmakta bununla ters orantılı olarak şafak ve fecrin oluşum süresi uzamaktadır.kutup bölgelerine yakın olan yerlerde ise güneş battığında şafak kırmızılığı oluşmakta ancak şafak sonrası beyazlık meydana gelmeden fecir doğmaktadır.Bu husus sabah namazına engel olmamakta ancak yatsı namazının vaktinin oluşup oluşmadığı tartışılmıştır. Bu konuda iki temel görüşe göre:
*Bu bölgede yaşayanların yatsı namazındaki sorumluluğu düşer.
*Bu bölgede yaşayanlar kendilerine en yakın namaz vakitlerine uyarak namazlarını kırmaları gerekir.


Uzun süreli bölgeler: 66 derece enleminde itibaren sadece imsak ve yatsı vakitleri değil diğer namaz vakitleri de oluşmamaktadır.Kutuplara yaklaştıkça güneşin batmadığı ya da doğmadığı gün sayısı artmaktadır.Buralarda 24 saat içinde güneş doğup batmamaktaaksine uzun süre gündüz ve gece yaşanmaktadır.Uzun gecelerin yaşandığı bölgelerde günlerce gündüz namazlarının vaktiuzun gündüzlerin yaşandığı bölgelerde de gece namazlarının vakti oluşmamaktadır.Oluşmayan bu namaz vakitlerinin takdir edilip edilmeyeceği eğer edilecekse neye göre takdir edileceği tartışmalıdır.

Bu konuda iki ana görüş bulunmaktadır:
1. Bu bölgelerde yaşayan insanların namaz sorumluluğu düşer.
2. Bu bölgelerde takdir yöntemi uygulanır.
Bu konuyla ilgili sahabe uzun günlerde bir günlük namazın yeterli olup olmadığını sormuş Hz Peygamber cevap olarak ”Hayır bire günlük namaz yeterli değildir.Namaz vakitlerini takdir edersiniz” buyurmuştur.

RAMAZAN HİLALİNİN GÖRÜLMESİ
Kameri ayların başlangıcında hilalin görülmesi meselesini ifade etmek için ru’yet-i hilal terimi kullanılmaktadır. Hz. Peygamber hilali görünce oruca başlayınız ve hilalini (şevval hilali) görünce bayram ediniz.Hava bulutlu olursa içinde bulunduğunuz ayı otuza tamamlayınız buyurmuştur.

*Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre zeval (öğle)vaktinden önce veya sonra görülen hilal ayın başlamış olduğuna işaret değildir.

*Ebu Yusuf’a göre ise zevalden önce görülen hilan önceki geceye ait olduğu için onunla ramazan ve bayram gerçekleşmiş olur.dolayısıyla ramazan ayının öncesinde görülen bu hilal sebebiyle insanlar o andan itibaren oruca başlarlar.

*İmam MalikŞafii ve Ahmet b.Hanbel kameri ayların başlangıcını tespitte sadece gece görülen hilale itibar edileceğini dile getirmektedirler.

*Dünyanın yuvarlak oluşundan dolayı bir yerde görülen hilal başka bir yerde görülmeyebilir. Buna ihtilafu’l-****li yani ayın doğuş yer ve vakitlerinin değişmesi denir. Kabul gören ağırlıklı görüşe göre ihtilafu’l-****li dikkate alınmaz. Bu sebeple ramazan hilali bir yerde görülmüşse diğer yerlerde yaşayanlar bu görmeyi dikkate alarak oruç tutmalıdır.

Şafiiler namaza kıyas yaparak konuya farklı bir açıdan yaklaşmaktadır. Onlara göre güneş hareketlerindeki farklılık namaz vakitlerinin farklılığına sebep olmaktadır. Tıpkı bunun gibi ayın birbirine uzak bölgelerde farklı zamanlarda doğmuş olması da oruçların farklı günlerde başlamasına gerekçe olabilir.

*Hz. Peygamberin “ biz ümmi biz toplumuz” şeklindeki hadisi o dönemin özelliği ile ilgili bir tespittir. O dönemin bilgisinin ince hesapları yapmaya elverişli olmadığına işaret eden bu hadis bu işin temelinde hesap olduğu şeklinde anlaşılmalıdır.

*Astronomi ilmi sayesinde artık bugün ay ve güneşin hareketlerini sağlıklı ve kesin şekilde tespit mümkün hale gelmiştir.

İKİ NAMAZI BİR VAKİTTE KILMAK
Cem iki şekilde gerçekleşmektedir.
1- Öğle ve ikindi namazlarını bu iki namazdan birisinin vaktinde kılmak
2- Akşam ve yatsı namazlarından birisini diğerinin vaktinde kılmak
*İkindi namazını öğle namazı vaktinde veya yatsı namazını akşam namazı vaktinde kılmaya cem-i takdim denir.
*Öğle namazını ikindi akşam namazını da yatsı namazı vaktinde kılmaya ise cem-i tehir adı verilmektedir.
*Cem bazen öğlen namazını geçirtip son vaktinde kılma ve hemen arkasından vakti gelmiş bulunan ikindi namazını eda etme örneğindeki gibi sadece görünüşte olabilir. Buna şekli ( suri ) cem denmektedir.
*Öğle ve ikindi namazlarından birini diğerinin vaktinde kılmak veya akşam ile yatsı namazlarından birisini diğerinin vaktinde kılmaya hakiki cem adı verilmektedir.

CEM ETME SEBEPLERİ
*Hac- Yolculuk – Yağmur – Hastalık


Namazları Cem Etmeyi Caiz Görenlerin Delilleri
*Arafat ve Müzdelife’de namazları cem etmenin gerekçeleri hac ibadeti dışındaki cemler içinde haklı bir gerekçedir.*Hac dışında da Hz. Peygamber’in cem ettiğine işaret eden rivayetler bulunmaktadır.


Namazları Cem Etmeyi Caiz Görmeyenlerin Delilleri
*Hz. Peygamberin bir defanın dışında cem etmediğini bildiren rivayetler vardır.*Hz. Ömer özürsüz olarak cem etmeyi büyük günahlardan saymıştır.
*Savaşta bile namazın nasıl kılınacağını bildiren ayet olmasına rağmen cemi işaret eden ayet bulunmamaktadır.


Cem Belirli Kurallara Uyularak Yapılmalıdır.
*Namazları cem etmeye niyet edilmelidir.
*Takdim ceminde önce vakti girmiş olan namaz daha sonra sünnetleri kılmadan diğeri kılınmalıdır.
*Sabah namazı hiçbir namazla cem edilemez. Cem sadece öğle ile ikinde ve akşam ile yatsı namazları arasında olabilir.
*İki namaz arasında uzun fasıla verilmemelidir.

Kadınların Özel Hallerinde Oruç Tutulabileceği Görüşü
*Bu görüşü savunanlar” kadınlar bu dönemlerinde mutlaka oruç tutmalıdır” demiyorlar. Onlara göre kadınlar isterse Hz. Peygamber zamanında kendilerine tanınan bu kolaylığı kullanabilirler ve oruçlarını kazaya bırakabilirler. Ama kadınlar bu hallerinde oruç tutmayı tercih ederlerse bu konuda dini açıdan bir sakınca söz konusu değildir.

Kadınların Özel Hallerinde Oruç Tutamayacağı Görüşü
*Hanefi Maliki Şafi ve Hanbeli mezheplerinde kadınların özel hallerinde oruç tutmalarının haram olduğu görüşü benimsenmiştir.
*Özür kanaması olan kadınların ( müstehaze ) bu durumu oruç tutmamalarına bir gerekçe değildir. Adet kanaması olan kadın hasta kapsamında değerlendirilebiliyorsa müstehazenin öncelikle hasta sayılması gerekirdi. Hz. Peygamberin hadisinden hareketle hiçbir fakih bunların oruç tutmayabileceğini söylememiştir.

Kadınların Özel Hallerinde Tavaf Yapmaları
Diğer ibadetlerde olduğu gibi haccında kendine özgü bir takım kuralları vardır. Haccın rükünleri denen bu temel kurallar ; Hanefilere göre zilhitce ayının 9.uncu yani arefe günü zeval vaktinden sonra Arafat da vakfe yapmak ve bayram sabahından itibaren hayatın her hangi bir gününde Kabe’ye tavaf etmekten ibarettir. Bu tavafa ziyaret tavafı denir.

Diğer tavaf türleri olan Kudüm tavafı ve Veda tavafı sünnet veya vacip olarak fıkhi değer taşımakta ve haccın geçerliliğinin ön şartlarından kabul edilmemektedir.
“kadınların tavafı” ifademizle kast ettiğimiz kadınların ziyaret tavafındaki durumudur.

Hükmi Kirlilikten Temizlenmenin Vacip Olduğu Görüşü
Hanefilerin mezhep görüşüne göre tavaf sırasında hem boy abdestini gerektiren hükmi kirlilikten temizlenmek hem de abdestli olmak vaciptir. Hanefiler bunun farz değil vacip olduğunu söylerken bazı gerekçelerden yola çıkmışlardır. Bunlardan bir kaçı şunlarıdr:
1- Tavafı emreden ayetde şöyle denmektedir.”Sonra …o eski evi (kabeyi) tavaf etsinler” bu ayette geçen tavaf etsinler ifadesi mutlaktır.
2- Tavafı namaza benzeten Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. “ Dikkat edin tavaf namazdır”
3- Hz. Aişe hac esnasında adet görmesi üzerine haccı tamamlayamayacağı endişesi ile ağlamış ve bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur “ bu hal Allah’ın kadınlar için yazmış olduğu bir kaderdir. Merak etme sen diğer hacıların yaptığı bütün hac fiillerini yerine getir ancak temizleninceye kadar tavaf yapma.”
Bu ve bir önceki hadis haber-i vahid niteliğindedir. Hanefilere göre haber-i vahidlerle ayetin hükmüne ilavede bulunmak mümkün değildir.

Hükmi Kirlilikten Temizlenmenin Farz Olduğu Görüşü
1. Hz Peygamber’in Hz Aişe ve Esma binti Humeys’a hitaben söylemiş olduğu “kabe’yi tavaf dışında hacıların yaptığı bütün amelleri yapabilirsin “hadisi
2. Hz Peygamber’in Mekke’ye geldiğindeÖnce abdest alıp sonra tavaf yaptığı’na dair hadis.
3. ”Kabe’yi tavaf bir namazdırancak Allah burada konuşmayı helal kılmıştırtavaf içinde konuşacak olan hayır konuşsun”hadisi.
Çoğunluğun görüşüne göre; özel günlerde kadınlar tavaf hariç haccın diğer rükünlerini yerine getirebilirler.

Kurban Kesme Yerine Bedelinin Verilmesi Görüşü
Bu görüşün klasik fıkıh geleneği içinde bir desteği bulunmamaktadır.Onlara göre Kurbanın amacı fakirlere yardım ise bu durumdam fakirin neye ihtiyacı varsa onun verilmesi daha uygun olacaktır.

Kurban Kesme Yerine Bedelinin Verilemeyeceği Görüşü
Kan akıtmak kurbanın rüknü olarak kabul edilmektedir.Çünkü kurban kesmenin öncelikli amacı et elde etmekonu ikram etmek veya ihtiyaç sahiplerine et dağıtmak değildir.Bunlar sonuçlardır.

ZEKÂT
İslam’da mali ibadetlerin başında yer almaktadır.

Sınai Servet ve Üretim Araçlarının Zekatı
Bir malın zekata tabi tutulmasının iki temel gerekçesi bulunmaktadır.Birincisi bu malın asli ihtiyaçların dışında olmasıdır.İkincisi zekata tabi olacak malın nami yani artabilen ve gelir getiren mallardan olmasıdır.

Sınai Servet ve Üretim Araçlarının Zekatı hususunda;
1. Bu üretim araçlarını bazı bilginlerzirai araziyebunlarla elde edilen geliri de toprak mahsüllerine benzetmektedir.Zekât oranları ise brüt gelirden %5 veya giderler düşüldükten sonra net gelirden %10 şeklinde belirlenmiştir.
2. Para ve ticaret mallarına kıyasla sanayi gelirlerinden de %25 oranında zekat alınmalıdır.

Ziynet Eşyalarının Zekatı
Bu konuda iki görüş bulunmaktadır.
*Ziynet eşyalarında zekat yoktur.Bu görüş MalikiŞafii ve Hanbeliler tarafından savunulmuştur.
*Zekat verilmesi gereken miktara ulaşmışsa zekat verilmelidir.Hanefiler bu görüşü savunmaktadır.
alıntı

__________________


Papatya isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 11.09.2014, 17:37   #3 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 3. Ünite Aile Hayatı

Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 3. Ünite Aile Hayatı


Ünite 3 - Aile Hayatı

*Günümüz aile sorunlarının önemli bir kısmıdaha evliliğin kuruluşu sırasında dini-hukuki gereklere bağlı kalınmamasından kaynaklanmaktadır.

* Gerek Kuran ve Sünnet’te ele alınışı gerekse fıkıh doktrini ve edebiyatındaki yeri itibariyle evlilik karakteristik özellikleriyle ibadet mahiyetine de sahip tipik bir medeni sözleşmedir.

*Aile bireylerinin haklarını hukuki güvenceye kavuşturmayı amaçlayan tedbirlerden birisi evliliğe iki şahidin tanıklık etmesidir.

*Unsur ve şartları itibariyle herhangi bir eksiklik bulunmayan bir nikâh akdi dinen de geçerli ve muteberdir.

*Nikah işlemi resmiyet kazanmadığı sürece nikahtan doğan hak ve sorumlulukların maddi hukuk yaptırımıyla desteklenmesinin mümkün olmadığı için mağduriyetlerin yaşanması kaçınılmazdır.

*Evlenme iki kişinin karşılıklı iradeleriyle hayatlarını birleştirmeleri yönüyle tamamen bireysel gibi algılanabilinse de kuruluşundan itibaren tüm yönleriyle toplumsal bir mahiyete sahiptir.

*Akde açıklığı sağlamanın bir gereği olmak üzere diğer bütün akidlerden farklı olarak nikah akdiyle ilgili biçimsel bazı hususlar da söz konusudur.
- Evlenmenin çevreye duyurulması
- Meşru çerçevede oyun ve eğlence tertip edilmesi
- Misafirlere ikramda bulunulması
- Nikahın mescitlerde akdedilmesi
- Akde en az iki kişi tanıklık etmesi
Sıralanan şartların tamamının evlenme akdinin topluma duyurulması ve böylece taraflarla ilgili olası dedikodu ve ithamların önüne geçilmesi amacı güttüğü açıktır.

*Aile bireylerinden ve çevreden genellikle gizleme gereği duyulan ilişkiler nikahın diğer unsur ve şartlarını taşısa bile dinen meşru görülmez.

*Hanefilere göre yetişkin kızlar mali tasarruflar da bulunabildiklerine göre tek başlarına evlilik kararı da alabilirler;bunun için velilerinin izin ya da onayı gerekmez.

*Aralarında MalikiŞafiiHanbeli mezheplerinin de bulunduğu çoğunluğa göre ise yetişkin de olsa kızlar ancak velileri aracılığıyla evlenebilirler.
Çağdaş İslam bilginlerinin görüş ve değerlendirmeleri

*Ergenlik çağına gelmiş bir kız rızası olmadıkça evlendirilemez.

*Meşru nikah akdi içinde evlilik hayatı yaşamış olan dul bir kadın eşini seçme konusunda tek başına yetkilidir.

*Müslüman bayanın dini ne olursa olsun gayrimüslim erkekle evlenmesi sahabe neslinden itibaren İslam alimleriböyle bir evliliğin asla caiz olmadığı hususunda görüş birliği etmişlerdir.

*Sırf birbirinin cinselliklerinde yararlanma amacı taşıyan evliliklere fıkıh literatüründe “müt’a evliliği”denir.Bu evlilik Hz Peygamber tarafından kesinlikle yasaklanmıştır.

*Tek taraflı irade ile kocanın boşaması ( talak)

* Yargı yolu ile boşanma (tefrik)

*Tek taraflı iradesi ile boşama yetkisine sahip olan koca gerek evlilik akdinin kuruluşu sırasında gerekse nikahın devamı süresince boşama selahiyetini hanımına devredebilir. Buna fıkıh literatüründe boşama hakkının devri anlamında olmak üzere “tefoizü ‘t-talak” denilmektedir.

*İslam boşamayı (talak) üç ile sınırlandırmıştır. Üçüncü boşama ile birlikte artık tarafların tekrar aile yuvası kurabilmeleri çok ağır bir şarta bağlanmıştır ki o da kadının başka bir erkekle doğal bir evlilik yapması cinsel ilişkinin yaşandığı bu evliliğin yine doğal bir sürece bağlı olarak ve tabii şartlarda sona ermesidir.

=> Aralarında sahabe ve tabiün neslinin önce gelen simaları ile Hanefi Maliki Şafii ve Hanbeli mezhebi fakihlerininde bulunduğu çoğunluk sünnete aykırı bir biçimde aynı anda gerçekleşen birden fazla boşamalarda kullanılan boşama yetkisinin tamamının geçerli olacağı görüşündedirler.

=> Sahabe Tabiün ve ilk müctehit imamlardan bazılarına İbn Teymiyyee İbn Kayyım El-Cevziyye Şevkani gibi fıkıh bilginleri ile günümüz İslam hukukçularının çoğunluğuna göre ise bu şekilde boşamalar sadece bir boşama olarak geçerlik kazanır.

=> Boşamanın gerçekleşmesi ile birlikte ödemesi geleceğe tehir edilen mehir (mehr-i müeccel ) derhal ödenmesi gereken bir hal almaktadır. İddet süresince koca boşadığı eşinin nafaka ve mesken ihtiyacını karşılamak zorundadır.Dönüşlü boşamalarda (ric’i talak) taraflardan birisinin ölümü halinde diğeri ona varis olabilmektedir. Fakat dönüşlü olmayan boşamalarda ( hain talak ) boşamanın gerçekleşmesi ile birlikte karı koca arasında evlilik sebebi ile meydana gelen akrabalık bağı ( sıhriyet ) sona erdiğinde miras sebebi de ortadan kalkmaktadır.

=> Bazı araştırmacılar yeni gelişmeler karşısında gözden geçirilmesi gereken fıkhi hükümlerden birisinin de nikahı sona ermiş bir kadının yeni bir evlilik yapabilmesi için gereken süre ( iddet ) meselesi olduğu görüşündedirler. Günümüzde modern ultrasonografi cihazları ile gebelik birkaç dakika içerisinde ve kesin olarak tespit edilebildiğinden araç hüküm mahiyetindeki iddet uygulamasına gerek kalmamıştır.

Kur’an’da iddeti gerektiren sebebe bağlı olarak yeni bir evlilik için beklenmesi gereken süreler şu şekilde belirlenmiştir.
1- Evliliği kocasının ölümü sebebiyle sona eren kadın; hamile değilse dört ay on gün hamile ise doğum yapıncaya kadar iddet bekler.
2- Evlilik hayatı eşinin boşaması fesih ya da tefrik kararıyla sonlanmış kadın: Adet/ hayız görüyorsa üç kuru normal yaşta olmasına rağmen adet görmüyorsa veya menopoz evresine girmişse üç ay iddet bekler.
3- Eşi ile fiili aile hayatı yaşamadan boşanmış kadın ise iddet beklemez. Kuru kelimesi Hanefilere göre üç adet dönemini Şafilere göre ise üç temizlik dönemini ifade eder.

=>Günümüzde ultrasonografi gibi yöntemlerle hamileliğin saniyelerle ifade edilen bir zamanda ve kesin olarak belli olması Kur’an’da belirlenen şekli ile iddet uygulamasına gerek kalmadığını göstermez. Çünkü gebeliğin belirlenmesi iddetin amaç ve hikmetlerinden sadece bir tanesidir. Diğer amaç ve hikmetleri göz ardı eden görüş ve değerlendirmelerin dini-fıkhi açıdan geçerliliği yoktur.

alıntı


__________________


Papatya isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 11.09.2014, 17:42   #4 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 4. Ünite Gıda Maddeleri ve Bağımlılıklar

Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 4. Ünite Gıda Maddeleri ve Bağımlılıklar


Ünite 4– Gıda Maddeleri ve Bağımlılıklar

*Kur’an-ı Kerim’de yeryüzünde ne varsa hepsinin insan için yaratıldığı göklerde ve yerde bulunan her varlık ve imkanın Allah’tan bir lütfü olmak üzere insanın emrine verildiği belirtilir.Helallik ilkesinin bir uzantısı olmak üzere Kur’anda haram kılınan yiyecek ve maddeleri sınırlandırılmış Hz. Peygamberin sünnetinde de bu çerçevede açıklamalara yer verilmiştir.

Ayet ve Hadislerde Haram Kılınan Yiyecek ve İçecekler

=> Ölmüş hayvan eti ( meyte ): dini usule uygun kesilmeden öldürülmüş ya da kendiliğinden ölmüş hayvanlar meyte gurubuna girer. Ölmüş hayvan sınıfına balık ve çekirge ölüsü de girmektedir. Hz. Peygamberin beyanı ile helal olan gıdalardan sayılmıştır.

=> Akıtılmış kan: Eti yenen hayvanlardan da olsa canlı veya ölü hayvanın vücudundan akıp ayrılmış olan kan haramdır.

=> Domuz Eti : Kur’anda etinin haram olduğu belirtilen tek hayvan domuzdur.

=> Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar: Putlara ( dikili taşlar ) adanan hayvanlarda bu kapsamda değerlendirilir. Resül-i Ekrem ( s.a. ) ehli eşeklerin yırtıcı kuşların ve pençeli hayvanların da haram olduğunu ifade etmiştir.

Zaruret durumunda istisnai hükümler geçerlidir.
=>Zaruret halinde haram olan gıdadan tüketme izni geçici ve istisnai bir hükümdür. Zaruretin sona ermesi ile birlikte genel hüküm ( haram ) tekrar işlerlik kazanır.

=> Zaruret halinde haram gıdadan yararlanma zarureti asgari düzeyde ortadan kaldıracak ölçüyü aşamaz.

*Kur’anın ilgili ayetlerinde haram kılınan gıdalar sayılırken domuzun sadece etinden söz edildiği görülür. Fakat İslam alimleri domuz etinin haramlığı ile ilgili ayetlerde bu durumun fısk ( hak yoldan sapma ) ve rics ( maddi ve manevi anlamda pis ve murdar ) olarak ifade edilmesinden ve bazı hadislerden hareketle haramlığın domuz eti ile sınırlı olmadığı görüşündedirler. Buna göre ister evcil ister yabani olsun domuzun eti gibi yağı kemiği ve sütü de dahil olmak üzere bütün parçalarının gıda olarak tüketilmesi haramdır.

=>Domuz etinin insan dağlığı ve tabiatını olumsuz yönde etkilemesi bu çerçevede domuzun bünyesinde bir çok hastalık taşıdığı ölümcül hastalıklara yol açtığı cinsel arzu ve kıskançlık duygusunu ortadan kaldırdığı şeklindeki açıklamaların ön plana çıktığı görülmektedir.

=> Domuzun haram oluşunu sadece sağlık açısından zararlı olması ile açıklamak isabetli olmaz.

=>İnsan sağlığı açısından bugün için bilinen bazı sakıncaların gelişen teknolojik imkanlarla bir şekilde ortadan kaldırılması domuz ve ürünlerinin yenilmesinin haram olması hükmünü geçersiz kılmaz. Dolayısıyla domuz ve cüzlerinin gıda olarak tüketilmesi zaruret halleri dışında haramdır.

*İstihale: hayvansal veya bitkisel bir ürünün bir halden başka bir hale geçmesi demektir.

*Karışım: iki farklı maddenin ayrıştırılamayacak şekilde iç içe geçmesi birisinin diğeri içinde çözülüp kaybolması demektir.

* Fıkıh bilginleri ve mezhepler istihale konusunu kendiliğinden gerçekleşen ve dışarıdan müdahale sonucu oluşan istihale olmak üzere genellikle iki kısma ayırarak incelemişlerdir. Mevcut hali ile yenilip içilmesi dinen haram olan
( habis )bir gıda veya içecek kendiliğinden istihaleye uğrar ve dinen tüketilmesi helal bir maddeye ( tayyib ) dönüşürse bunun tüketilmesinin helal olduğunda görüş birliği bulunmaktadır.

*Günümüz fıkıh bilginlerinden bazıları geleneksel ictihatlardan birisini tercih etmekte bazıları ise farklı değerlendirmelerde bulunmaktadır. Bu görüş ve tercihleri şu şekilde sıralamak mümkündür

=> Haramın istihale ile helal hale gelebilmesi için istihalenin kendiliğinden gerçekleşmesi gerekir.

=> İstihalenin kendiliğinden gerçekleşmesi ile iradeye bağlı olarak gerçekleşmesi arasında herhangi bir fark yoktur. Her iki şekilde de istihale haramı helal eder.

=> İstihale domuz dışındaki ürün ve gıdalarda söz konusu olabilir. Domuzun ise – özü ve mahiyeti itibari ile lecis ve haram olduğundan istihalesinden söz edilemez ve hiçbir şekilde haramlık özelliği ortadan kalkmaz.

=>İstihale helal gıda elde etmenin temel yöntemlerindendir. Dolayısıyla istihalenin iradeye bağlı olarak gerçekleşmesi hüküm açısından herhangi bir önemi bulunmadığı gibi istihaleye uğrayan mal veya ürünün de önemi yoktur.

*Kozmetikten şekerlemelere unlu mamullerden ilaç sanayine kadar oldukça geniş bir kullanım alanı bulunan jelatin çağımızın en fazla tartışılan fıkıh problemlerindendir. Jelatin hayvanların deri kemik kıkırdak bağ dokusu gibi kısımlarının uzun süre kaynatılması asit ve kireçle belli işlemlere tabi tutulması sonucunda elde edilen şeffaf ve yumuşak bir maddedir. Ülkemizde jelatin üretilmemektedir. Kullanılan jelatinin tamamı ithaldir. Avrupa’daki jelatin üretiminin yaklaşık % 70’lik kısmı domuz kaynaklıdır.

*Müslümanlar açısından eti yenen hayvanlar gurubuna giren bir hayvanın etinin helal olabilmesi için bir Müslüman veya Yahudilik Hıristiyanlık gibi özü itibariyle ilahi kaynaklı dine mensup birisi ( ehl-i kitap ) tarafından kesilmesi gerekir.

*Allah inancı taşıması sebebiyle Ebu Hanife Sabiiler’iİbn Hazm da Mecüsiler’i ehl-i kitap çerçevesine dahil eder. İKÖ bünyesinde faaliyet gösteren İslam fıkıh akademisi Mecüsiler’in ehl-i kitap olmadığı yönünde karar almıştır. Buna göre putperestlerin tanrı tanımazların dinden dönenlerin ( mürted ) kestikleri Müslümanlara haram olduğu gibi Mecüsiler’in kestiği de haramdır.

*Aralarında Hanefilerin ve Malikilerin de bulunduğu fakihlerin çoğunluğuna göre hayvan kesilirken Allah’ın adının anılması şarttır.

*Şafilere ve bazı fakihlere göre ise kesim sırasında besmele çekmek sünnettir.
Kesen Kişinin Dini Mensubiyeti ve Kesim Sırasında Allah’ın Adının Anılmasıyla İlgili Görüş ve Değerlendirmelerin Şu Noktalarda Birleştiği Görülmektedir:

=>İslam Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi ilahi kaynağa dayalı bir dine mensup olmayanların kestiği hayvanların eti yenilemez

=>Müslüman veya ehl-i kitaptan birisinin Allah’tan başkası adına kestiği hayvanın eti haramdır.

=>Müslüman yada ehl-i kitap birisinin kesim sırasında Allah’ın adını unutması Zahiriler
hariç o hayvanın etini haram hale getirmez.

*Hayvana kesim sırasından acı çekmemesi ya da daha az acı hissetmesi amacıyla elektrik şoku uygulanması prensip olarak mümkün ve caizdir. Bu şekilde sersemleştirilmiş ya da bayıltılmış hayvan ölü olmadığından dini usule göre uygun şekilde kesilmesi halinde eti helaldir. Fakat şok uygulaması hayvanı bayıltma seviyesini aşıp ölümüne yol açmamalıdır. Aksi taktirde hayvan murdar sayılacağından eti yenilemez. İKÖ’ye bağlı İslam fıkıh akademisinin kararı da bu şekildedir.

*çok sayıda hayvanın bir makinede ve düğmeye bir kere basmak suretiyle kesilmesi yani seri kesim her bir hayvan için Allah’ın adının anmanın gerekliliği açısından tartışılan bir konudur.

=>Seri kesimlerde kesim işlemini başlatmak üzere düğmeye basarken Allah’ın adının bir kere anılması yeterlidir. Dolayısıyla bu harekete bağlı olarak gerçekleşen hayvanların tamamının eti helaldir. Fakat kesim sırasında herhangi bir sebeple makine duracak olursa besmelenin tekrar edilmesi gerekir. Bunun yanında kesim işlemini başlatmak için düğmeye basan görevlinin Müslüman veya ehl-i kitap hayvanın eti yenilenlerden olması da şarttır.

*Günümüzde tavuk vb. kümes hayvanlarının tüylerini daha kolay şekilde ve çevreyi kirletmeden yolmak için çeşitli tekniklere başvurulmaktadır. Bu yöntemlerden birisi de boğazlandıktan sonra hayvanı ortalama 50 derecede sıcak su kazanına daldırma ve iki-üç dakika bu suda beklettikten sonra yolma usulüdür. Bu şekilde gerçekleşen yoluma sulu yolum sıcak suya daldırmadan yapılan yoluma ise kuru yolum denilmektedir.

=> Sulu yolum usulünün caiz olup olmadığına dair fıkhi değerlendirme ete pis su karışıyorsa pis su eti de necis hale getireceğinde sulu yolum usulünün caiz olmadığını söylemek gerekecektir. Uzmanlar suyun sıcaklığı ve bekleme süresi dikkate alındığında kan dışkı gibi necis şeylerle pislenmiş suyun ete işlemesinin mümkün olmadığını ifade etmektedirler. Dolayısıyla sulu yolum yöntemi fıkhen caiz olmaktadır.

* İslam insanın beden sağlığını korumayı amaçlayan ilke ve hükümlere yer verdiği gibi akıl ve ruh sağlığını korumayı hedefleyen emir ve yasaklar da getirmiştir. Bu amaca dönük olmak üzere sarhoşluk veren akli ve ruhi madde kullanımını kesin bir şekilde yasaklamıştır. Yaş üzümde dışında başka ham maddelerden elde edilen içkiler sarhoşluk meydana getiriyorsa haramdır.

=> İçkinin haram olmasının gerekçesi ( illet ) sarhoş edicilik ( iskar ) özelliğidir.

=> Yanlışlıkla ( hata ) veya cebir ve tehdit ( ikrah ) sebebiyle içki içenler bir haramı çiğnemiş dolayısıyla günah işlemiş olmazlar.

=> Normal şartlarda tedavi amacıyla da olsa içki haramdır. Fakat alternatif bir ilacın bulunmaması ve dini değerlere saygılı olduğuna güvenilen doktorların tedavi edici olduğuna dair bilimsel görüşü üzerine içkinin tedavi amacıyla kullanılması zaruret hükümleri çerçevesinde caizdir.

* İnsanın akıl ve ruh sağlığını bozan sinir sistemini uyuşturup beynin işlevini olumsuz yönde etkilen irade ve düşünme gücünü tamamen ya da kısmen yok eden her türlü keyif verici uyuşturucu aynen içki gibi haramdır.

=> Sarhoşluk veren veya uyuşturucu etkiye sahip olan şeylerin sıvı katı veya uçucu olması haramlık hükmünü etkilemez. Buna göre söz gelimi bali çekmek uyuşturucu özelliği sebebiyle diğer uyuşturucular gibi haram olmaktadır.

* Günümüz fıkıh bilginleri sigara içmenin dinen yasak ve mutlaka uzak durulması gereken bir davranış olduğu konusunda görüş birliği halindedirler. Sigaranın aktif ve pasif içicilere ve çevreye verdiği zararların israfa ve hakların ihlaline yol açmasının kesin olduğu görüşünde olanlar bu yasağı haram olarak ifade ederler. Bu sakıncaların kuvvetli ihtimal olduğunu düşünenler ise yasağı harama yakın mekruh biçiminde ortaya koyarlar. Fakat bu son görüşü benimseyenler genel hükmü bu şekilde ifade etmekle birlikte söz konusu zarar ve sakıncaların kesinlik arz etmesi halinde sigara içmenin haram olacağını da belirtmektedirler.

=> Bilimsel araştırmalar sigaranın başta aktif içiciler olmak üzere pasif içicileri ve çevreyi de tehdit eden zararlı etkilerini kesin biçimde ortaya koymuş bulunmaktadır.

alıntı


__________________


Papatya isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 11.09.2014, 17:48   #5 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 5. Ünite Tıbbi Uygulamalar

Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 5. Ünite Tıbbi Uygulamalar


ÜNİTE 5 - Tıbbi Uygulamalar

=>Klasik fıkıhta yenilip içilmesi haram olan maddelerletedavi konusunda üç ayrı yaklaşım vardır:
1.Hanbeliler’e ve onlarla aynı görüşü paylaşan bazı bilginlere göre haram maddelerle tedavi caiz değildir.Bu görüş sahipleri hastalık halini haramları mubah kılan bir zaruret olarak görmezler dolayısıyla hastalığı tedavi için tek çare bu yiyecek ve içecek değildir başka birçok ilaç vardır.
2.Zahiri bilginleri yenilip içilmesi haram maddelerle tedaviyi ilke olarak caiz görürler.Önde gelen zahiri bilgini İbn Hazm bu konuda tedavi zaruret hallerden biridir .Zaruretler haram olan şeyleri mubah kılar görüşünü savunmuştur.
3.İçinde Hanefi ve Şafiilerin de bulunduğu İslam bilginlerinin çoğunluğu haramla tedaviyi belli şartlarda caiz görürler.Buna örnek Hz Peygamber erkeklere ipek giymeyi yasakladığı halde cilt hastalığı sebebiyle bazı sahabelere izin vermiştir.
=>Bu görüşlerden haram maddelerle tedavi konusuyla ilgili şu sonuçlar çıkmaktadır:
1.Şayet uzman bir doktor hayati bir tehlikeden ancak haram olan bir madde içeren ilaçla kurtulunabileceğini ve bunun alternatifinin de bulunmadığını bildirirse bu ilaçla tedavi caizdir.
2.Bu şekilde hayati bir tehlikenin bulunmadığı durumlarda bir grup bilgin haram madde ile tedaviyi caiz görmezken çoğunluk bunu belli şartlarda caiz görmektedir.Bunun için aranan iki temel şarttan birisi alternatif helal bir ilacın bulunmaması diğeri ise ehliyeti bir doktorun teşhis ve önerisinin bulunmasıdır.
*Otopsi insan cesedinin dıştan ve içten muayene edilmesidir.Sözlük anlamı “kendi gözüyle görme” dir.günümüz tıbbında otopsi amacı bakımında ikiye ayrılır.Birisi bilimsel ve eğitim amaçlı olup buna kadavra otopsisi veya tıbbi otopsi denir.İkincisi ise adli otopsi’dir.Bu da kaza intihar cinayet gibi şüpheli ölüm nedenini tarzını ve zamanını belirlemek delilleri ve ölenin kimliğini tespit etmek amacıyla yapılan özel bir otopsidir.
İslam bilginleri otopsinin caiz olması için şu şartların yerine gelmesini gerekli görürler:
=>Otopsi yapılmasını gerektiren bir zaruretin veya zaruret hükmünde değerlendirilebilecek insani ve toplumsal bir ihtiyacın bulunması
=>Otopsi yapılacak kişinin ölümünün tam olarak gerçekleşmiş bulunması
=>Ölünün yakınları varsa onların rızasının alınmış olması
=>Otopsinin uzman tabip tarafından yapılması
=>Otopsinin zaruret ölçüsünü aşmayacak ve ölünün saygınlığını ihlal etmeyecek şekilde olması
=> Otopsinin herhangi bir menfaat karşılığında yapılmaması
=>Otopsiden sonra cesedin mümkün olan en kısa zamanında usulüne uygun olarak defnedilmesi
*Ötenazi sözlükte iyi ölüm demektir.Uygulanışı bakımından iki kısımdır.
=>Aktif Ötenazi:İyileşmesi tıbben mümkün görülmeyen bir hastanın acı ve ıstırabını gidermek amacıyla hayatına son verecek maddelerin kendisinin ve kanuni temsilcisinin isteği üzerine bilerek kullanılmasına denir.Hastanın zehirli iğne ile öldürülmesi gibi.
=>Pasif Ötenazi:Hasta hayatının devamı için zorunlu olan tıbbi tedavinin durdurulması ve hastanın ölüme terk edilmesidir.
*Her şeyden önce İslam insan hayatına büyük önem vermiştir.Dinin temel amaçlarının en başında canın korunması ilkesi yer almaktadır.
*İslam’da kişinin haksız yere bir başkasını öldürmesi kadar kendi canına kıyması ya da buna teşebbüs etmesi de kesin bir şekilde yasaklanmıştır.Hz Peygamber tavrını göstermek amacıyla intihar eden birisinin cenaze namazını kıldırmamıştır.Aktif Ötenazi İslam Hukukuna göre bir tür cinayet olarak kabul edilmektedir.Pasif Ötenazi de dini ve ahlaki değerler bakımında benzer özellikler taşımaktadır.
=>Ancak Ahmet bin Hanbel gibi bazı alimler hastalıklara karşı sabrı tavsiye eden hadislere dayanarak hastanın tedaviyi kabul etmemesinin caiz olduğunu savunmuştur.
=>Çağdaş dönem de bazı bilginler de bu görüşleri dikkate alarak bazı şartlar altında kendilerinden ümit kesilmiş hastalarda hastanın veya velisinin isteği üzerine tedaviye son verilebileceğini belirtmiştir.
*Birçok İslam bilgini prensip olarak diriden diriye organ nakline olumlu bakar.Ancak bunların baskın çoğunluğu zaruret ölçüsü temelinde yaklaşmaktadır.Sözü edilen bilginler ve kurullar canlıdan canlıya organ naklinde şu şartların bulunmasını gerekli görürler.
=>Bir zaruretin bulunması
=>Vericinin izin ve rızasının bulunması
=>Organın alınmasının vericinin hayatını riske sokmayacak sağlığını ve beden bütünlüğünü bozmayacak olması ve bu durumun tıbbi raporla değerlendirilmesi
=>Konunun uzmanlarının da operasyon ve tedavinin başarılı olacağına ilişkin güçlü bir kanaat oluşmuş olması
=>Organ vermenin belli bir ücret veya belli bir karşılığında olmaması
*Ölüden Yapılan Organ Nakli
=>Organ naklinden bir zaruretin bulunması
=>Konunun uzmanlarında hastanın bu tedaviyle iyileşeceğine ilişkin güçlü bir kanaatin oluşmuş bulunması
=>Ölümünden önce kendisinin veya ölümünden sonra mirasçılarının onayının alınmış olması
=>Tıbbi ve hukuki ölümün kesinleşmiş olması
=>Organın bir ücret karşılığında verilmemiş olması
=>Alıcının da organ nakline razı olması
*Klasik fıkıh terminolojisinde ana rahmindeki çocuğa cenin adı verilmektedir.
*Kuran’da insanın yaratılış evrelerine çeşitli ayetlerde yer verilmiştir.İnsanın ana karnında geçirdiği evreler sırasıyla anlatılmaktadır.Buna göre cenin önce nutfe iken sonra alakaya sonra da mudga’ya dönüşmektedir.Bu aşamadan sonra ceninde kemikler yani iskelet oluşmakta ve buna et giydirilmektedir.Bundan sonra onun başka bir yaratılışla inşa edildiği belirtilmektedir.
*Klasik fıkıh bilginlerinin çocuk düşürme ile ilgili görüşleri:
=>Hanefilerin çoğunluğu ruhun 120 günde üflendiğini bildiren hadise dayanarak bu süreye kadar çocuğun düşürülmesini caiz görmüştür.
=>Şafiiler cenine gebeliğin kırkıncı gününden sonra ruh üflendiğine ilişkin hadisi esas alarak bu süre içinde eşlerin rızasının olması ve anne adayının bundan zarar görmemesi şartıyla çocuk düşürmenin caiz olduğunu söylemişlerdir.Hanbeli mezhebinde de tercih edilen görüş ruh üflenmeden önce çocuk düşürmenin caiz olduğu yönündedir.
=>Malikilere göre de kırk günden sonra çocuk düşürmek haramdır.
=>Zahiriler de Malikilerdeki hakim görüşe paralel olarak çocuk düşürmenin hiçbir şekilde caiz olmadığı görüşündedirler.
*Sözlükte kazımak anlamına gelen kürtaj teknik bir terim olarak rahim içindeki bir gebeliğin tıbbi bir müdahale ile sonlandırılması demektir.
*İnsanın yaşama hakkı erkek spermi ile kadın yumurtasının birleştiği ve döllenmenin gerçekleştiği andan itibaren sabit olur.Anne baba da dahil olmak üzere hiç kimsenin bu hakka müdahale etme yetkisi yoktur.
*Tüp bebek uygulaması bir suni döllenme yöntemidir.
Caiz Görülen Uygulamalar
=>Kocanın spermi ve karısının yumurtası alınarak dışarıda döllendirilmesi ve oluşan embriyonun aynı kadının rahmine yerleştirilmesi
=>Kocanın sperminin alınarak mikroenjeksiyon yöntemi ile karısının döl yatağı ve rahminde uygun bir yere yerleştirilmesi
Caiz Görülmeyen Uygulamalar
=>Kocanın sperminin yabancı yani aralarında bir evlilik bağı olmayan bir kadından alınan yumurta hücresiyle döllendirilmesiyle oluşan embriyonun karısının rahmine yerleştirilmesi
=>Yabancı bir erkeğin spermi kullanılarak yapılan döllendirme sonucu oluşan embriyonun kadının rahmine yerleştirilmesi
=>Eşlerden alınan yumurta ve sperm hücrelerinin dışarıda döllenmesi sonucu oluşan embriyonun gebe kalmaya gönüllü başka bir taşıyıcı kadının rahmine yerleştirilmesi
=>Yabancı bir erkeğin spermi ile yabancı bir kadının yumurta hücresinin dışarıda döllenmesi ile embriyonun kadının rahmine yerleştirilmesi
=> Kocanın spermi ile karısının yumurtasının dışarıda döllendirmesiyle oluşan embriyonun kocanın diğer karısının rahmine yerleştirilmesi
*Tüp bebek yöntemiyle bağlantılı önemli bir konu da yumurta sperm embriyo bankalarıdır.
*Çağdaş İslam Bilginleri bu uygulamanın yararlı ve sakıncalı yönlerini birlikte değerlendirerek şu görüşlere varmışlardır.Hasta kadınlardan alınıp dondurulan yumurtalar ileride iyileşmeleri durumunda yine kendilerine verilecekse bunun dini açıdan bir sakıncası yoktur.Fakat kadınlardan alınıp başka kadınlara nakledilmesi caiz değildir.
*Sperm konusuna gelince bankaya konulan sperm ileride erkeğin kendi nikahlı eşine verilecekse bu uygulama zarurete dayalı olarak caiz görülmektedir.Çünkü bu işlem çocuğun nesebinin sahih olmaması ve nesebin karışması sonucunu doğurmaktadır.Nitekim İslam’da zinanın yasaklanış gerekçelerinden biri de bu sakıncayı ortadan kaldırmaktır edildiği belirtilmektedir.
*Klasik fıkıh bilginlerinin çocuk düşürme ile ilgili görüşleri:
=>Hanefilerin çoğunluğu ruhun 120 günde üflendiğini bildiren hadise dayanarak bu süreye kadar çocuğun düşürülmesini caiz görmüştür.
=>Şafiiler cenine gebeliğin kırkıncı gününden sonra ruh üflendiğine ilişkin hadisi esas alarak bu süre içinde eşlerin rızasının olması ve anne adayının bundan zarar görmemesi şartıyla çocuk düşürmenin caiz olduğunu söylemişlerdir.Hanbeli mezhebinde de tercih edilen görüş ruh üflenmeden önce çocuk düşürmenin caiz olduğu yönündedir.
=>Malikilere göre de kırk günden sonra çocuk düşürmek haramdır.
=>Zahiriler de Malikilerdeki hakim görüşe paralel olarak çocuk düşürmenin hiçbir şekilde caiz olmadığı görüşündedirler.
*Sözlükte kazımak anlamına gelen kürtaj teknik bir terim olarak rahim içindeki bir gebeliğin tıbbi bir müdahale ile sonlandırılması demektir.
*İnsanın yaşama hakkı erkek spermi ile kadın yumurtasının birleştiği ve döllenmenin gerçekleştiği andan itibaren sabit olur.Anne baba da dahil olmak üzere hiç kimsenin bu hakka müdahale etme yetkisi yoktur.
*Tüp bebek uygulaması bir suni döllenme yöntemidir.
Caiz Görülen Uygulamalar
=>Kocanın spermi ve karısının yumurtası alınarak dışarıda döllendirilmesi ve oluşan embriyonun aynı kadının rahmine yerleştirilmesi
=>Kocanın sperminin alınarak mikroenjeksiyon yöntemi ile karısının döl yatağı ve rahminde uygun bir yere yerleştirilmesi
Caiz Görülmeyen Uygulamalar
=>Kocanın sperminin yabancı yani aralarında bir evlilik bağı olmayan bir kadından alınan yumurta hücresiyle döllendirilmesiyle oluşan embriyonun karısının rahmine yerleştirilmesi
=>Yabancı bir erkeğin spermi kullanılarak yapılan döllendirme sonucu oluşan embriyonun kadının rahmine yerleştirilmesi
=>Eşlerden alınan yumurta ve sperm hücrelerinin dışarıda döllenmesi sonucu oluşan embriyonun gebe kalmaya gönüllü başka bir taşıyıcı kadının rahmine yerleştirilmesi
=>Yabancı bir erkeğin spermi ile yabancı bir kadının yumurta hücresinin dışarıda döllenmesi ile embriyonun kadının rahmine yerleştirilmesi
=> Kocanın spermi ile karısının yumurtasının dışarıda döllendirmesiyle oluşan embriyonun kocanın diğer karısının rahmine yerleştirilmesi
*Tüp bebek yöntemiyle bağlantılı önemli bir konu da yumurta sperm embriyo bankalarıdır.
*Çağdaş İslam Bilginleri bu uygulamanın yararlı ve sakıncalı yönlerini birlikte değerlendirerek şu görüşlere varmışlardır.Hasta kadınlardan alınıp dondurulan yumurtalar ileride iyileşmeleri durumunda yine kendilerine verilecekse bunun dini açıdan bir sakıncası yoktur.Fakat kadınlardan alınıp başka kadınlara nakledilmesi caiz değildir.
*Sperm konusuna gelince bankaya konulan sperm ileride erkeğin kendi nikahlı eşine verilecekse bu uygulama zarurete dayalı olarak caiz görülmektedir.Çünkü bu işlem çocuğun nesebinin sahih olmaması ve nesebin karışması sonucunu doğurmaktadır.Nitekim İslam’da zinanın yasaklanış gerekçelerinden biri de bu sakıncayı ortadan kaldırmaktır.

alıntı

__________________


Papatya isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 12.09.2014, 10:57   #6 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 6. Ünite Eğlence Spor ve Sanat

Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 6. Ünite Eğlence Spor ve Sanat




6. Ünite Eğlence Spor ve Sanat

ÜNİTE 6

*Birey ve toplumların doğal ve fıtri yapının bir gereğiolarak sevilmesi ve neşelenmesi gereken zamanlar vardır. Hz. Peygamber bu gibizamanlarda eğlenmeyi teşvik etmiştir: evlilik merasimleri bayramlar hacca gidişve geliş yolculuktan dönüş savaş zaferi ve sünnet düğünü gibi olaylarbunlardandır.
*Hz. Peygamber evliliğin etrafa duyurulacak şekildeyapılmasını istemiştir. Bu evliliğin duyulması ve bilinmesi içindir. Bu nedenlebu düğünlerin herkesin duyacağı şekilde tefler eşliğinde şarkılar söylenerekyapılmasını ve düğün ziyafeti verilmesini istemiştir.
*Müslümanlara iki dini bayram meşru kılınmıştır. Bunlarkurban ve ramazan bayramlarıdır. Hz. Peygamber zamanında bayramlarda çeşitlieğlenceler düzenlenmiş bu gelenek günümüze değin sürmüştür.
*İslam bilginleri eğlenceyi değerlendirirken hem eğlenceadına yapılan uygulamaları hem de yol açtığı sonuçları dikkate almışlardır.Bubağlamda eğlencenin mübah olarak değerlendirilebilmesi için aşağıdaki hususlarauygun olması gerekir:
=>İslam dininin inanç ibadet ve ahlak esaslarını düşünceve hayat tarzlarını ve kurumlarını tahrif edecek ya da küçük düşürecek içeriğesahip olmaması
=>İnsanların manevi kişiliklerine namus şeref ve diğerkişilik haklarını hedef almaması ve insan haklarına aykırı olmaması
=>Eğlencenin bir dinlenme ve rahatlama aracı olmanınötesine taşınarak hayatın merkezine konmaması ve hayatın eğlencenin etrafındaşekillendirilmemesi
=>İnsanların din ve dünya hayatı ile ilgili çalışmalarınıve görevlerini aksatmaya sebep olmaması
=>İçki ve uyuşturucu gibi zararlı ve yasaklanmış şeylerineğlence ile birleştirilmemesi
=>Eğlencenin kumar yoluyla yapılmaması veya kumara aletedilmemesi
=>İslamın kadın – erkek ilişkilerinde getirdiğimahremiyet kurallarını ihlal etmemesi
*İslamın gelmesiyle birlikte Arapların geleneksel olarakuygulaya geldikleri müziğin bir anda değişmeyeceği muhakkaktır. Ancak Hz.Peygamberin irşadlarıyla müziğin özünü teşkil eden sözlerde büyük değişimlerolmuştur. Putperestlik ırkçılık fuhuş ve kötülük teşkil eden sözler terkedilmiş bunların yerine tevhid inancına iyiliğe teşvike sevgiye ve insanlarınişledikleri güzelliklere dair sözler almıştır.
*Hz. Peygamber döneminde çeşitli vesilelerle müzik icraedildiği görülmektedir. Bu durumlardan birisi yolculuktur. Hz. Peygamberdennakledilen örnekler O’nun kabiliyeti olan kimselere yolculukları esnasında şiirve şarki söylettiğini ortaya koymaktadır. Arapların öteden beri var olan buadetine hıda denir.
*Kur’an’da güzel sese övgü vardır. Hz. Davud’a verilen güzelsesden bahsedilir.
*Kur’an’ın okunuşunu güzelleştirmek Hz. Peygamber tarafındantavsiye edilmiştir. Onun bu tavsiyesi dikkate alındığında kıraat kaidelerineaykırı olmamak koşuluyla Kur’an’ın okunuşunu güzel yapmakta ve bunda müziğinverilerinden yararlanmakta bir beis görülmemektedir.
*Fıkıh eserlerinde müziğin mubah mekruh ve haram olduğunadair görüşler zikredilmektedir. Müziğe karşı tavır alan alimlerin zaman zamanbazı ayeti kerimeleri delil getirdikleri görülür. Ancak gazali nablusi ve ibnhazm gibi birçok alim bu ayeti kerimelerin hiçbirinin doğrudan müzikle ilgiliolmadığını belirtmiştir.
*Kumar kelimesi Türkçeye Arapça “kımar” kelimesindengeçmiştir. Kumar “sonu belirsiz bir yarışma ya da olayın sonucu üzerine bahsetutuşarak kazanç elde etmek” şeklinde tanımlanabilir.
*Alimler kumar kapsamına girmeyen oyunların yapılışşekilleri hakkında da bilgi vermişler. Buna göre
=>bir kurum veya şahsın açtığı bir yarışmada kazananlaraödül vermesi kumar değildir. Böyle bir yarışmada para almak vermek helaldir.
=>yarışanların sadece bir kısmı para koyar ve benkazanırsam bir şey almam fakat sen kazanırsan şu kadar alırsın şeklindekianlaşmalar kumar değildir
=>karşılıklı olarak yarışan iki kişiye bir üçüncü şahıseklenip yarışmayı kazanırsa ikisinden birinin mükafatı alması ve kaybederse birşey ödememesi şartıyla yarışma yapılırsa kumar olmaz.
*Günümüzde kurumsallaşan ve çeşitli isimler altındasürdürülen kumar türleri ortaya çıkmıştır. Örneğin şans oyunları ve yarışsonuçları üzerine bahis tutuşma gibi yaygın uygulamalar kumardır. Bunun yanındakumarhanelerde kumar makineleriyle yapılan işlemlerde kumar kapsamındadır.Burada iş yeri bir taraf ve oyuncuda diğer taraftır.
=>Cep telefonlarıyla mesaj yoluyla ya da arama yoluylaücret yatırılarak katılım sağlanan kumar türleri de gelişmektedir. Ayrıcainternet üzerinden oynanan kumar da küresel bir olgu halini almış durumdadır.
=>Günümüzde yaygınlık kazanarak büyük bir sektör halinegelen oyunlardan biri de piyangodur. Burada katılanlar para yatırdıkları vekazanacak olanın belirlenmesi çekilişe/şansa bağlı olduğu için kumargerçekleşmektedir.
*Kumar oynamak katılmak oynatmak ve aracı olmak haramdır.Aynı şekilde kumardan elden edilen kazançta haramdır. Aslı haram olan paralarlacami vb. hayır işleri yapılmaz.
*Kumarın ciddi bir bağımlılık yaptığından kuşku yoktur.Kumar bağımlılığı arttıkça kişide bireysel ve toplumsal problemlerde artar.Aile iş ve çevre ile ilgili problemler baş gösterir. Sürekli para ihtiyacıkişiyi yanlış yollara sevk eder. Kumar sinir sistemini tahrip eder. Uyku düzenibozulur hırs güdüsü aşırı bir şekilde kendini gösterir. Kumar Toplumda sosyaldayanışmanın zayıflamasında ve bencilliğin ön plana çıkmasında olumsuz bir rolüstlenmektedir.
*Kaynaklarda müsabakanın ittifakla caiz olduğu bildirilir.Bunun dayanağı Hz. Peygamberin bu yöndeki uygulamalarıdır. Sporla ilgili olarakkadın ya da erkek ayrımı yapılmaz. Mahremiyete riayet edilmek koşuluyla fıkhenkadınların spor yapmalarına veya yarışmalarına katılmalarını engelleyecek birhüküm yoktur.
=>Gerek cahiliye devrinde gerekse İslami dönemdebiniciliğin yaygın olduğu bilinmektedir. Hz. Peygamber Medine’de at yarışlarıdüzenlemiş ve kazananlara ödül vermiştir.
=>Hz. Peygamber döneminde düşmanla mücadelenin başlıcaaraçları binek hayvanları ve atıcılıktır. Bu nedenle Hz. Peygamberin “ödüllümüsabakalar ancak at ve deve yarışları ile atıcılıkta olur” buyurduğunakledilir.
=>Hz. Peygamber ağırlık kaldırma konusunda yarışanlarıgörmüş ve onları bundan men etmemiştir. Bu da halterin meşru bir spor veeğlence olduğunun delili olduğu kabul edilmektedir.
Yarışmalarda Ödül
=>Yarışmalarda ödül konulabilir. Bu konuda alimleringörüş birliği vardır.
=>Ödül devlet hazinesinden karşılanabilir.
=>Haram kılınmış bir konuda yapılan yarışma için ödülverilmez. Zira bu gibi şeylere ödül vermek kötülüklerin yaygınlık kazanmasınateşvik olur. Bu doğru bi tutum değildir.
=>Yarışmada ödül kumara dönüştürülmemelidir. Bu nedenleödülü yarışanların dışında birinin koyması vermesi gerekir.
Kur’an ve Sünnette resim ve heykelcilik
*İlahi dinlerde resim ve heykel yapımına olumsuz yaklaşımınputperestliği engelleme ile yakın bağlantısı vardır. Hz. İbrahim’in putçuluklamücadelesi Kur’an’da anlatılmaktadır. Yahudilikteki on emirden ikincisi put veresim yasağıdır.İbn Abbas mesleği resimcilik olan birinin fetva sorması üzerinesadece cansız varlıkların resimlerini yapmasını tavsiye etmiştir.
=>İbn Abbas putperestliğin saygın kişilerin hatırasınıyaşatmak için heykellerin yapılması yoluyla ortaya çıktığını söylemiştir.
*Resim Arapça literatürde daha çok “suret” kelimesi ilekarşılanmıştır. Timsal kelimesi de anlam bakımından surete yakındır. Dilcilersureti iki kısımda değerlendirerek birincisinin gölgeli suretler (timsal=heykel) ikincisinin ise resm edilen ve çizimlenen diğer şeyler olduğunubelirtmişlerdir.
=>İnsanların ürettikleri ya da inşa ettikleri şeylerinresimlerinin yapılmasında sakınca yoktur.
=>Ebru tezhip çinicilik halı dokumacılığı gibi soyutresimler ittifakla mübahtır.
=>Canlı tasvirlerinin çocukların oyuncağı olmasında birsakınca yoktur.
=>Maliki mezhebinde canlıların resimlerini yakmak haramdeğildir ancak bu resimler putlar tapınılan ve kutsanan şeylerin resimleriolursa haram olur.
=> Hanifiler Şafiler ve Hanbelilere göre canlıresimlerini yapmak yasaktır. Bunda resim ile heykel arasında bir fark yoktur.
=>Resim bulunulan yerde namaz kılmak mekruhtur. Resimnamaz kılınan kıble tarafında ise Hanefi mezhebine göre bu daha dasakıncalıdır.

alıntı


__________________


Papatya isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 12.09.2014, 18:04   #7 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 7. Ünite Ticari Hayat

Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 7. Ünite Ticari Hayat



7.Ünite



*Bir malın kendisinin alınıp satılması alışveriş; malınmenfaatinin satılması kiralama.

**İslamın kolay bir ticari hayatı öngörmesinin esası?
“Bir malın ticaretinin yasaklandığına dair açık bir nassbulunmadığında, onun ticaretinin mübah olması esastır.

**İslam fıkhında ticaret malında olması gereken özellikler?
-Mal, dinen yasaklanmamış olup, insanların herhangi birşekilde yararlanabileceği bir mal/eşya olmalıdır.
-Ticaret malının miktarı ve nitelikleri müşteri tarafındanyeteri kadar bilinmeli, fiyatı belli olmalı, müşteriye teslimi mümkün olmalı,teslimat ihmale dayanmamalıdır.
- Eğer alışveriş vadeli yapılacaksa vade, mal, bedel,ödemenin nerede ve nasıl gerçekleştirileceği belli olmalıdır.
-Müşterinin maldan yada piyasadan anlamamasını fırsatbilerek onu kandırmamalı, hileli yollarla malını satmamalıdır.
*Bu olumsuz davranışlar hem günah hem de akdi bozma yetkisitanıyan durumlardır.

*Mal peşin para veresiye: Taksitli alışveriş Para peşin malveresiye: Selem alışverişi

*Hz Peygamberin yasakladığı vadeli satış: Malların takasedilmesi şeklindeki vadeli satıştır. (günümüzde yok denecek kadar az. Günümüzticareti çoğunlukla para ile mal satışı şeklinde cereyan eder)

*İslam alimlerinin bir kısmı vadeli satışlardaki vadefarkının caiz olmadığı görüşündedir. Dayanakları Efendimizin “Bir satış içindebir yada iki şart yasaklanmıştır” hadisi. Vadeli satışta pekin şu kadar vadelişu kadar denilerek sözleşme gerçekleştiğine göre bu işlem yasak olmalıdır.Satıştaki vade farkını bir çeşit faiz olarak görürler. Vadeli satışta bir nevibelirsizlik olduğunu düşünürler. Belirsizlik akti fasid yada batıl kılar.Veresiye satışta vadeyi bahane ederek alınan fazla parayı mal karşılığıgörmenin zor olduğunu düşünürler.

*Buna karşılık İslam alimlerinin çoğunluğu vade farkınıncaiz olduğu görüşündedirler.
-Delilleri: Hz Peygamberin şartlı alışveriş yaptığına vebuna müsaade ettiğine dair sahih hadisler mevcuttur. Hadiste yasaklanan birsatış içinde iki satışı hiçbir müctehid “vade farkı ile satış” manasındaanlamamıştır. Aksine söz konusu hadis peşin mi veresiye mi olduğu belliolmayan, belli bir bedele karar verilmeksizin yapılan satıştır.
-Veresiye satıştaki vade farkı faiz değildir. Çünki parakarşılığında para olmayan bir mal faiz görülmez.
-Veresiye satıştaki fiyat farkının, vadenin karşılığı olarakgörülmesi doğru değildir.
-Malını veresiye veren tüccar bir müddet o malın bedenlialamayacak, onunla mal alıp satamayacak bu nedenle yeni bir kazançtan mahrumkalacaktır. Bu mahrumiyet de uygun bir kar farkının meşru sebebi olabilir.
-Tahsil edilmemiş alacaklar için her zaman bir risk sözkonusudur. Buda veresiye satışlarda karın farklı tutulmasına bir sebep teşkileder.
-Taraflar satış konusunda anlaştığı için ortada birbelirsizlik yoktur.
-Selem alışverişinin sünnet olması veresiye alışverişlerdekivade farkının caiz olasını gerektirir.
-Vade farkını yasaklamak ihtiyaç sahiplerinin işini daha dazorlaştıracaktır. Haram yolları tıkamak için vade farkını helal görmekgerekmektedir.

*İslam fıkhına göre alışverişin sıhhat şartlarından birisi,satılan malın ve fiyatının taraflar arasında tartışmaya sebep olmayacakaçıklıkta belirlenmesidir. Bir satış akdinde satılan mal ya da fiyattakibilinmezlik akdi kusurlu yapar.

*Bir malın (örnekte hayvan verilmiş), birim kilo fiyatıbelirlenerek yapılan satış işlemi sahihtir. Böyle bir satış batıl ya da fasidolarak nitelenemez. Şafii mezhebi hukukçularından Şirbini “bu satış sahihtir,çünkü satılan şey görülmektedir” der. İlmi Araştırmalar ve Fetva Komisyonu’dasahih olduğu yönünde fetva vermiştir.

*Malın fiyatının gelecekte belirlenmesi şeklinde satışıkabul eden hukukçu: Ahmed b.Hanbel
.

*Cüzafen satış: Götürü usulü, malın ne kadar geleceğiölçülüp tartılmadan, göz kararıyla yapılan satış.

*Ekonomik istikrarsızlık nedeniyle fiyat belirlenmedenyapılan veresiye alışverişte iki görüş mevcuttur.
1-Akit sırasında veresiye olarak satılan malın fiyatıbelirlenmediği için bu tür alışveriş uygun değildir. Eğer müşteri satın almakistediği malı borç olarak esnaftan alırsa, daha sonra borcunu ödeyeceği zamanaldığı malın parasal karşılığında anlaşarak esnafa nakit ödemede bulunursacaizdir. Bu çoğunluğun görüşüdür. Günümüz alimlerinden Vehbe Zuhayli, gelecektebelirlenecek fiyatla satışı uygun bulmaz.
2- Fiyat belirlenmeden veresiye olarak satılan malınfiyatının müşterinin ödemede bulunacağı günün fiyatından hesaplanması caizdir.Ahmed b.Hanbel, İbn Teymiyye ve İbnül Kayyim bu görüşü benimsemektedir.

*Piyasaların istikrarsız olduğu dönemlerde, hem esnafı hemde müşteriyi korumak adına, bütün olarak he kesim için maslahat oluştuğundan,fiyat belirtilmeden müşteriye mal satma şeklinde alışverişe müsaade etmek uygunolacaktır. Aksi bir yaklaşım hem esnafı hem de müşteriyi mahrum eder. Birboyutuyla da üretim-tüketim arasındaki sirkülasyonu olumsuz yöndeetkileyeceğinden, ekonomi piyasaları için istenmeyen durumdur.

** İslam Fıkhına göre akit hangi şekillerde gerçekleşir?
1-Taraflar aynı zaman ve mekan da hazır icab-kabuldebulunur. (hazırlar arası akit meclisi)
2- Taraflar birbirlerinden farklı mekanlar da bulunmaklaberaber, karşı tarafa iradelerini beyan eden bir mektup ve ya elçi gönderir. Budurumda mektubun alınıp açıldığı veya elçinin gelip uzaktaki tarafın beyanınıaçıkladığı anda akit meclisi kurulmuş olur. (gaibler arası akit meclisi)

*Gerek icab da bulunan gerek kabul beyanında bulunan kimseakdi bozma muhayyerliğine sahiptir. Buna göre akit meclis dağılana kadar akdinbağlayıcılığı bulunmamaktadır.

*Çağımız İslam araştırmacılarına göre; telefon, internet,görüntülü telefon, telekonferans gibi araçlarla yapılan alışverişlerde,hazırlar arasında gerçekleşen normal akitleşme kuralları geçerlidir. Yanitelefon veya diğer araçlarla kendisine teklifte bulunulan kimse, telefon ya dahaberleşme sona ermeden, yapılan teklifi kabul ettiği yönündeki beyanınıaçıklamalıdır ki akit gerçekleşmiş olsun. Aksi halde akit meclisi son bulmuş veakit gerçekleşmemiş olur. Bu durumda sonradan yapılan kabul beyanı ile akittamamlanmış olmaz.

*Faksın telefon gibi kabul edilmesi hususunda; taraflarınfaksın başında bulunmaları ve kısa süre içinde karşılıklı fakslaşarakhaberleşmeleri mümkün olduğundan, bu durumdaki sözleşmeler telefonla yapılanlargibi, hazırlar arasındaki sözleşmelerin kurallarına tabiidir. Bununla birliktefaksı telgrafa benzeterek gaibler arasındaki akitleşme kurallarına tabi olmasıgerektiğini savunanlarda bulunmaktadır.

*İbrahim Kafi Dönmez; telgraf, faks, kaset, disket vb ileyapılan sözleşmeler, klasik dönemde mektupla yapılan sözleşmelere benzeterekgaibler arası akit gibi değerlendirmiştir.

*İnternet aracılığıyla yapılan akitlerin hazırlar arasındagerçekleşen akitler gibi değerlendirilmesi akla daha uygundur.

*Sonuç olarak; sahih bir sözleşme için tarafların aynı mekanda hazır bulunmalarının şart olmadığı ve birbirinden uzakta bulunan kimselerinde akitleşebilecekleri gerçeğinden hareketle, günümüzde tedavülde olanelektronik cihazlarla ticari akitlerin yapılması mümkündür. Bunlardantarafların aynı zaman dilimi içinde birbiriyle irtibat kurmalarını sağlayabileiletişim araçlarının kullanıldığı akitlerde hazırlar arası akit kurallarıhakimdir. Aynı anda değil de belli bir sürenin geçmesiyle sağlanabilen sözleşmelerdegaibler arası akit kuralları geçerlidir.

*Kaparo: ön ödeme, pay akçesi, pişmanlık akçesi. Bir satışya da kira sözleşmesinde müşterinin sözleşmeyi tamamlaması halinde toplamfiyattan düşürülmesi, feshetmesi durumunda ise akitten dönmenin karşılığı olarakmal sahibinde kalması şartıyla yaptığı ön ödemedir.

** Kaparonun satıcıda kalması caiz midir?
-Sahabe döneminde itibaren İslam fıkıhçılarını çoğu, bu türbir sözleşmenin caiz olmadığı kanaatindedir. Hanefiler, Malikiler ve Şafiilerdebu işlemi caiz görmemişler ve kaparonun satıcıya helal olmayacağınıbelirtmişlerdir. Ünlü İslam bilgini Şevkani de caiz olmayacağı görüşündedir.
-Hanbeli alimleri ve günümüz İslam hukukçuları da caizolduğu görüşündedir. Gerekçeleri; mal sahibinin müşteriyi beklemesininkarşılığı ve akitten caymayı önleyici yaptırım.
-İslam Fıkıh Akademisi; süre sınırlandırılırsa kaparolusatış ilke olarak caizdir yönünde karar almışlardır.

*Hava Parası (Peştemallik): Bir ticarethanenin devridurumunda ticarethanenin yeri, müşterileri, şöhreti gibi nedenler göz önündebulundurularak asıl değerinin yanında alınan, tabir caizse, manevi sermayekarşılığında ödenen paradır.

*İslam hukukuna göre; mal sahibi, sözleşmesi bitmeden öncekiracısından iş yerini boşaltmasını isterse; kiracı bir miktar hava parasıkarşılığında boşaltmayı kabul ederse, buna karşılık alacağı hava parasıkendisine helaldir. Çünkü boşaltmama hakkını, aldığı bir bedel mukabilinde malsahibine satmış olur.

* Bir gayrimenkulu şartsız olarak kiralayan kiracı,kiraladığı gayrimenkulu kira müddeti içinde istediği bir bedelle bir başkasınakiralayabilir. Ancak Hanefiler, kiracının kiraladığı yeri bir başkasına dahafazla bedelle kiraya verebilmesi için, o gayrimenkule bakım, onarım gibi birmasraf yapmış olmasını gerekli görürler.

*Çoğunluğun görüşüne göre, kiracı meşru olarak kiraladığıbir dükkan ya da işyerini bir başkasına daha fazla fiyatla kiraya verebilir.,yani kiralık gayrimenkulun el değiştirmesi durumunda önceki kiracı sonradankiralayacak olandan hava parası alabilir. Nitekim İslam fıkhında bir haktanvazgeçme anlamı taşıyan durumlarda ücret alınması genelde meşru görülmüştür.Günümüz alimleri de aynı görüştedir.

*Sigorta: Prim karşılığında cana veya mala karşı oluşanrisklerin zararlarını tazmin etme güvencesi.
*Ticari anlamıyla sigortacılık: Cana veya mala karşı oluşmaihtimali bulunan risklerin zararlarını tazmin etme güvencesi satışı.

*Sigorta şirketleri, yalnızca prim ödeme yükümlülüğü altınagiren üyelerine maddi yardımda bulunmaları sebebiyle diğer yardım dernekleri vevakıflardan ayrılmaktadır.

**Sigortalar kaça ayrılır?
1-Belirli halk gruplarının sosyal güvenliklerini teminamacıyla kanunla kurulan ve belirli iş kolunda çalışanların iştirak etmeleriçoğu defa mecburi olan sosyal sigortalar.
2- Bireylerin özel menfaatlerinin çeşitli risklere karşıteminat altına alınması için serbest iradeleriyle vücuda getirdikleri bir riskteminatı olan hususi sigortalar.

** Hususi sigortalar kaça ayrılır?
1- Sabit primli sigorta (Ticari sigorta): Bu sigortalarda,sabit olarak belirlenmiş bir sigorta primi karşılığında sigorta güvencesisunmaktadır. Sigortalının belirlenen prim dışında başka bir maddi yükümlülüğüyoktur.
2- Değişken primli sigorta: Bu sigortalarda sigortalılarınödeyecekleri prim miktarları sözleşme esnasında sabit olarak belirlenmeyip,sigortalıların gerçek yükümlülükleri belirli bir dönem sonunda tespitedilebilmektedir. Değişken primli sigortalar kooperatif şirket şeklindemüesseseleştiklerinden, burada sigortacı sigortalılardan ayrı değildir.

*İslam alimleri arasında sosyal sigortaların vekarşılıklı/değişken primli sigortaların meşru olduğu hususunda ihtilafbulunmamakla birlikte ticari sigortaların fıkhi hükmü ciddi bir şekildetartışılmıştır.

**Ticari sigortaların (sabit primli) caiz olmadığı görüşündeolanlar?
Günümüz İslam alimlerinin çoğunluğu ticari sigortalarınhiçbir türünün caiz olmadığı görüşündedir. Onlara göre, ticari sigortasözleşmesinde akdi yaralayan birçok olumsuzluk bulunmaktadır. Bunlar;
-İslam hukukuna göre “belirsizlik” ve “karşılıklar arasındaciddi fark” gibi sözleşmeleri kusurlu yapan şeyler, bu sözleşmede mevcuttur.Mesele sigortalı uzunca bir süre prim öder ama sigortalanan eşyaya bir zarargelmez yada br kaç defa prim öder ve eşyaya zarar gelince sigorta şirketindenastronomik bir rakam alır. Bu durum sigorta akdini İslamın yasakladığı akitlerarasında görmeyi gerektir.
-Ticari sigorta sözleşmelerinde bilinmezlik, tehlike ve gararın(aldanmanın) varlığının kabul edilmesi halinde, bu sözleşmede kumar unsurununda varlığının kabul edilmesi zorunluluk arz eder.
- Sigotalının primleri ödeyipte sigortalanan riskinoluşmaması halinde sigorta şirketinde kalacak para şirket açısından karşılıksızbir kazanç olacağı ve bununda İslam tarafından yasaklanan “batıl yollarlabaşkasının malına el koyma” şekli olacağı açıktır.
-Sigorta primi ve bunun karşılığında satılan sigortatazminatının her ikisi de nakittir. Bu nakitlerin aynı cinsten olmasısebebiyle, sigorta primi kadar sigorta tazminatı alınması halinde aradakigecikme nedeniyle gecikme faizi (riben nesie), biri diğerinden fazla olmasıhalinde hem gecikme faizi hem de fazlalık faizi(ribel fadl) gerçekleşecektir.(var ben anlamamak )
-Bu görüşleri benimseyen İslam alimleri “zarureten ticarisigortaların meşru görülmesi gerektiği” görüşünü kabul etmezler.Sigortacılıktan ticari kazanç elde edilmesine ve sigorta güvencesinin bir metagibi satılmasına karşı çıkmaktadırlar.

**Ticari sigortaların bütün türlerinin caiz olduğu görüşündeolanlar?
Günümüz İslam alimlerinin bir kısmı caiz olduğunu benimser.Görüşleri;
-Ticari sigorta sözleşmeleri klasik dönem İslam fıkhındakisözleşmelerle benzerlik arzeder.
-Sosyal sigortalar meşru ise ticari sigortalarda meşrudur.
-Bu yeni bir sözleşmedir ve bunu yasaklayan açık bir nassbulunmamaktadır.
-Ticari sigortalar temelde birer “teberru sözleşmesi”üzerine kurulduğundan, bu akitlerde gararın ve cehaletin varlığı akde tesiretmeyecektir.
-Bu gruptaki bazı alimler, sigortalı primi ödeyince sigortagüvencesi elde ederek iç huzuruna kavuştuğunu söyler.
-Ticari sigortalarda taraflar verdiklerinin karşılığınıaldıklarından, bu sigortalar Kuranda yasaklanan “batıl yolla mal elde etme”şeklinde görülmeyecektir.

**Ticari sigortaların bazı türlerinin meşru olduğunusavunanlar?
Çağdaş fıkıh bilginlerinden bazıları ticari sigorta hakkındatek bir hüküm vermemiştir.
-Bir kısmı, sigorta sisteminden faizin çıkarılması kaydıylameşru saymış.
-Bir kısmı, devlet yönetiminde olması şartıyla meşruolacağını iddia etmiş.
-Bazılarıysa ticari sigortalardan sadece sorumluluksigortasını meşru saymışlardır.

alıntı

__________________


Papatya isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 12.09.2014, 18:12   #8 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 8. Ünite Faiz Kredi ve Finans İşlemleri

Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 8. Ünite Faiz Kredi ve Finans İşlemleri



8.ÜNİTE __ FAİZ, KREDİ VE FİNANS İŞLEMLERİ

***İslamda faizle borçlanma meşru olmadığı için kredi bulmaimkanı nasıl gerçekleşir?
Karzı hasen denilen borç/ödünç, kredili satışlar ya daçeşitli ortaklıklar kurma yollarından biriyle gerçekleşir.

*Bankalar, para satışından faiz yoluyla kazanç sağlayan maliaracı kurumlardır.

***Faizsiz bankacılık arayışları sonunda hangi uygulamabaşlatılmıştır?
Katılım Bankacılığı:faizsiz bankacılık. Katılım bankacılığıfaizin meşru olmadığı ana fikrine dayanır.

***İlk katılım bankacılığı uygulaması ne zaman ve neredebaşlatılmış?
1963 yılında Mısır’da

*Faiz (Riba): Fazlalık, artma ve artırma. Verilen borcungeri ödenmesinde şart koşulan fazlalık veya mali mübadele akitlerindeölçülebilir karşılıksız fazlalıklar.

***Ortada şart koşma olmasa bile karşılıksız fazlalıksayılan uygulamaların hükmü?
Paranın para ile takasında yada malın mal ile takasındataraflardan birinin yada ikisinin vadeli olması Hz Peygamber tarafından faizsayılmıştır. Örneğin 100 tl ye karşılık 75$ peşin satılabilir. Ancak bunlardanbirinin vadeye bırakılması faiz kabul edilmiştir. Yine iyi kaliteli buğday iledüşük kaliteli buğday takas edilecekse her ikisinin de peşin olması gerekir.Bir taraf vadeye kalırsa faiz sayılır ve bunlardan birinin miktarındakifazlalıkta faiz sayılmıştır.

***Faiz türleri?
1-Borç faizi (riben nesie): Alınacak belli bir fazlalıkkarşılığına borç/kredi verme. Bunda aslı olan vade karşılığında verilendenfazlasını almaktır.
2-Alışveriş faizi (ribel bey): iki şekilde gerçekleşir.
a) Fazlalık faizi: Paranın para karşılığında veya mislimalların birbiriyle takasında karşılıklardan birindeki ölçülebilir fazlalıktır.Misli mal, aynı türe ait olup ölçü birimleriyle alınıp satılan mallardır.
Nicelik olarak ölçülebilen bu fazlalık, mallar arasındakikalite, ayar veya işçilik farkından dolayı verilse bile faiz sayılmıştır. HzPeygamber, içinde altın, gümüş ve cevher bulunan bir gerdanlığın tahmini birmiktar altın karşılığında satışına izin vermemiştir. İçindeki altınlarınçıkarılmasını emretmiş “Altını altın karşılığında tartı ile mübadele edin”demiştir. Mesela 24 ayar 10 gr altın 18 ayar 15 gr altınla değiştirilse bu gramfazlalıkları faiz sayılır. Bundan kaçınmak için altınların birbiri karşılığındadeğil, her birinin para karşılığında satışı yapılmalıdır.
b) Veresiye Faizi: Paranın para ile yada malın mal ilemübadelesinde karşılıklardan birindeki vadedir. Burada fazlalık olsun yadaolmasın, karşılıklardan birinin vadeye kalması faiz kabul edilmektedir.
Alınan ve verilen miktarların eşit olması şartıyla ödünçakdinde faiz söz konusu olamaz. Sebebi, ödünç akdinin teberru/iyilik esasınadayanan bir akit olmasıdır.

*İslamın izin verdiği vadeli satış türü ise bedellerdenbirinin para diğerinin mal olduğu işlemdir.

***Kuran ve sünnette faiz ile ilgili hükümler?
Kuran, faizin yasaklanmasında aşamalı bir yol takipetmiştir.
Rum Suresi 39.Ayet: Faizin kötü olduğu ifade edilmektedir.Henüz yasaklanmamıştır.
Bakara 275-276 ayet: Faiz kesin olarak yasaklanmıştır.
Ali İmran 130 ayet: Faizin her türlüsü kat kat artırmadır veyasaktır.
*Kuranda ayetlerden anlaşılır ki önceki semavi dinlerde defaiz yasaklanmıştır.
*Peygamberimizin faizle ilgili hadisi tüm kaynaklarda “altımal hadisi” olarak geçer. (altın,gümüş,buğday,arpa,hurma ve tuz)

*Günümüz fıkıhçıları altı mal hadisinde altın ve gümüşünfaize konu olmasının, onların para olma özelliğinden ileri geldiği konusundagörüş birliğindedirler. Diğer mallarda faizin gerçekleşmesi Hanefi mezhebinegöre mallardaki “cins birliği” ve “ölçü birliği” nedeniyledir. Zira faizdetemel prensip “ölçülebilir karşılıksız fazlalık”tır.

***Faizin yasaklanma sebepleri?
-İslamiyet faizi yasaklayarak birey ve toplumun ortakyararını korumayı amaçlamaktadır.
-Faiz, sermaye sahibinin yatırıma yönelmesini ve dolayısıylakaynakların tam kapasite ile kullanılmasını önler.
-Yatırım olmadığı için işsizlik artar.
-Yatırımlarda faizli kredilerin kullanımı üretimmaliyetlerinin yükselmesine ve suni fiyat artışına/enflasyona yol açar.
-Faizle giderek katlanan ve çoğalan sermaye her yöndentoplum üzerinde hakimiyet kurup onu yönlendirebilecek konuma gelir ve toplu yönvermesi gereken asıl değerin yerini güç alır.
-Yardımlaşma, dayanışma, sevgi ve şefkat gibi insaniözelliklerin yerini daha çok para ve itibar kazanma hırsı alır.
-Faizli dış borçlar, kalkınmakta olan ülkeleri giderek borçbatağına sürükler, ekonomik ve siyasi özgürlüklerini riske sokar.
-Tüketim amaçlı borçlanmalarda, haksızlık tamamen borçlualeyhinde gelişir.
-Üretim amaçlı borçlanmalarda kar elde edilmese bile borçfaiziyle birlikte ödeneceğinden haksızlık meydana gelir.
-Faiz var olduğu günden itibaren daima güçlünün yararınaolmuş, zayıf ve muhtaç kişilerin durumunun daha da kötüleşmesine sebepolmuştur.

***Zaruret halinde faiz?
Zaruret bireysel ve geçici durumlarda ancak söz konusuolabilir.
Örneğin; tedavi olması gereken bir kişinin bunu karşılayacaksosyal güvencesi ve parası yoksa, ihtiyacı olan parayı da bir yerden teminedemiyorsa faizli krediye başvurması zaruret gereği olarak görülmektedir.

*Katılım bankaları: Sermaye toplama ve sermaye kullandırmaaşamalarında faizli muamelelerden kaçınan ve bunları ortaklık vb. yollarlayürüten finans kuruluşlarıdır. Bankalar faizli kredi sistemini kullanırken,katılım bankacılığı kuruluşları ortaklık sistemini uygular ve bu şekilde faizlimuamelelerden sakınırlar.

***İslam Tarihinde finans ve sermaye sağlayan uygulamalar?
-Beytül mal kurumunun kredi kullandırması, para nakli ileilgili işlemler yaptırması.
-Asker ve memurların maaş ödemelerinde kullanılan çek(Es-Sak) işlemleri.
*Ayrıca sermaye sağlayan diğer kurum ve uygulamalar:Sarraflar, Cehbezler ve emek-sermaye ortaklıkları.

***Katılım bankacılığında sermaye toplama işlemleri?
1- Öz Sermaye: Kurucuların sağladığı sermayedir.
2- Mevduat: İstenildiğinde yada belirlenmiş bir vade sonundaçekebilmek için bankaya yatırılan paraya denir. Bu, bankalara müşterilerinyatırdığı paradır. Bankalar, sermayelerin önemli bir bölümünü mevduat yoluylatoplar.

***Katılım bankaları mevduatı hangi şekillerde toplar?
1- Cari hesap: İstenilen zamanda fonun/yatırılan mevduatıngeri çekilebildiği ve faiz ya da kar payı ödenmeyen hesaplardır. Bu türhesaplar banka ile müşteri arasında “borç” ilişkisi doğurur.
2- Katılım Hesabı: Kar ve zarara katılma şartıylaoluşturulan hesaplardır. Katılım hesaplarında kar ve zarara katılma şartı, butür hesapları faizli uygulamalardan ayıran en önemli farklılıktır.

*Mudarebe: Çalışma/emek bir taraftan ve sermaye de diğertaraftan olmak üzere, kar-zarar paylaşımı esası ile kurulan ortaklıktır.Emek-sermaye ortaklığı da denir.
*Katılım bankasında açılan katılım hesabı mudarebe ortaklığıesasına dayanır.

***Mudarebe ortaklığının meşruiyetinin dayanakları?
-Helal kazancı emreden, rızık aramayı ve ticareti özendirenayetler
-Peygamberimizin bu yöndeki kavli ve takriri sünneti
-Sahabenin uygulamaları

***Faizsiz bankacılıkta sermayeyi işletme yöntemlerinelerdir?
Murabaha, Ortaklık yöntemi, Kiralama.

* Murabaha: Peşin satın alınan malı belli bir kar ilaveederek vadeli satmak demektir. Bu tür satım akdinde malın alış fiyatı veüzerine konulan kar miktarının bilgisi müşteriye verilir ve anlaşma sağlanır.Bu nedenle murabaha akdi fıkıhta “güvene dayalı satış” (buyu’ul emanat)türlerinden sayılır.
*Murabahanın caiz olduğunu kabul edenler Hanefilerden İmamMuhammed’in görüşüne dayanırlar.

***Katılım bankacılığında murabaha hususları?
-Mal hükmü taşımayan vergi, cezalar, harçlar gibi şeylermurabaha akdi yoluyla kredilendirilemez.
-Katılım bankaları; içki, domuz eti, kumar malzemeleri,batıl dinlerin sembolleri, sadece haram işlerde kullanılan malzemeler gibiürünler üzerinde murabaha yapmazlar.
- Murabahaya konu olan malın taksitle satışa uygunluğukontrol edilir.
-Murabahaya konu olan malın, önceden müşterinin zimmetinegeçmiş olmaması gerekir.
-Alım satım işleminin sahte olmaması gerekir.
-Müşterinin borçlarını tam zamanında ödemediğinde, temerrüdfaizi ödemeyi kabul ettiği sözleşmede yazılmaktadır. İslam faizi yasakladığıiçin temerrüd durumunda uygulanabilecek alternatif tedbirler önerilmektedir.
-Katılım bankası mal satın alıp ödeme yaptıktan sonra malıntesliminde veya mal ile ilgili kusurlarda sorumluluk kabul etmemektedir.

*Ortaklık yöntemi: Kar zarar ortaklığıdır. Kurumlartopladıkları sermayeye kendi öz sermayelerini de katarak ya bizzat yadaişletmecilere sermaye sağlayarak ortaklık kurup gelir elde ederler.
**Ortaklık iki şekilde olur.
a)Sermaye ortaklığı (müşareke) : İki yada daha fazla kişininbelirli sermayeler koyarak birlikte iş yapmak ve oluşacak kar yada zararıpaylaşmak üzere kurdukları ortaklıklara denir.
* Bazı ortaklıklar, belli bir süre sonra katılım bankasınınortaklıktaki haklarının işletmeciye devriyle sonuçlanacak şekilde kurulur. Buna“mülkiyetin devriyle sona eren ortaklık” denir.
b) Emek-sermaye ortaklığı (mudarebe): “yukarda bahsedildi”.Banka, sermayeyi çalıştıracak ortaklar bularak onlara sermaye sağlar. Bu türortaklıklarda batılım bankası, ortaklığın işlemesine ve yönetimine katılmaz.

***Sermaye ortaklığının amaçları yada sağladığı yararlar?
-Faizli yöntemle yatırım yapma zorunluluğu kalkar.
-Faizden kaçınmak için tasarruflarını yatırımayönlendirmeyen kimselerin tasarruflarını ekonomiye kazandırır.
-Kar-zararda ortaklık, tasarruf sahiplerini paralarınıdeğerlendirecekleri bankayı seçerken dikkatli davranmaya yöneltir. Dolayısıylapiyasada güvenli bir ortamın oluşmasına katkıda bulunur.
-Ortaklığın verdiği yetkiye dayanarak sermaye sağlayanfinans kurumu, yatırımı denetler ve daha sağlıklı ve verimli ortaklıklarınkurulmasına katkıda bulunur.

*** Sermaye ortaklığında İslam hukukçularının aradıklarıbazı şartlar?
-Tarafların sermaye üzerindeki haklarının belirlenmiş olması
-Başkasının zimmetinde bulunan bir borcun sermayeyapılmaması
-Karın anlaşmazlığa yol açmayacak şekilde ve oransal olarakbelirlenmesi. (örneğin % 40)

*Kiralama: Bir şeyin aynının (kendisinin) değil demenfaatinin (yararlanma hakkının) belirli bir bedel karşılığında satılmasınadenir.
**Kiralama iki şekilde olur.
a) Kasa kiralama: Bankanın belirli bir ücret karşılığındakasa dairesindeki kasalarından birini kullanım hakkını müşteriye devretmesinedenir Günümüz fıkıhçılarının çoğunluğuna göre bu bir kiralama akdidir.
b) Finansal kiralama: Finans kuruluşunun kiracısınakullandırmak üzere satın aldığı malın mülkiyetinin, taksitleri kira bedeliolarak ödendikten sonra müşteriye geçmesini ihtiva eden sözleşmedir.“leasing”de denir.

*Banka (kredi) kartı: Banka veya yetkili kurumlar tarafındanverilen ve kullanıcısına belirli bir limite kadar mal yada hizmet satın almaimkanı veren. Bunun yanına kredi imkanı sağlayan bir araçtır.

***Banka kartları?
a) Debit kart: Hamiline sadece hesabında para bulunduğundaharcama imkanı veren kartlardır. Bu tür kartların faydası kişiyi nakit taşımakülfetinden kurtarır. (ne külfet ama!! Ne kadar olursa olsun fark etmez ki bentaşırım )
b) Charge kart: Hamiline, hesabında nakit para olmasa dabankanın tanıdığı limit ölçüsünde mal/hizmet alım imkanı sunar. Bu harcamalarabelirli bir süre için faiz uygulanmaz. Yani kart sahibi bir ay gibi bir süreiçin faizsiz kredi kullanmış olur.
c) Kredi kartı: Hamiline, hesabında para olsun yada olmasınbelli bir limite kadar harcama imkanı veren kartlardır. Belirli bir süreaşıldığında tutar üzerine gecikme faizi ilave edilir.

**Günümüz İslam hukukçularının çoğunluğu, kart hamiline malve hizmet satın alıp nakit çekebilme imkanı veren ve ortaya çıkan borcunfaiziyle tahsilini öngören kredi kartlarının kullanımını meşru görmezler.Ancak, faiz şartı içerse de, faize düşmeme koşuluyla bu tür kartlarınkullanımının meşru olduğunu söyleyenlerde vardır.

**Banka ile işyeri arasında iki açıdan ilişki vardır.Birincisi, banka yerine getirmiş olduğu hizmetler karşılığında ücretalmaktadır. İkincisi, işyeri bankanın müşteriye kefaletini kabul etmektedir.Çünkü banka, kart hamilinin borcunu ödemeyi taahhüt etmiştir. Bunun yanındakefaleti üstlenen banka, işyeri ile ödemeyi yaparken belirli bir miktar indirimyapacağı hususunda anlaşır. Hanefi mezhebi ve günümüzde bazı fıkıhçılar bu türbir anlaşmayı caiz görmüşlerdir.

**Kart hamili(müşteri) ile alacağını kart yoluyla tahsileden taraf (işyeri) arasındaki ilişki, alacağın tahsil edilmesi bakımından bir“havale” işlemidir.

alıntı

__________________


Papatya isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 12.09.2014, 18:21   #9 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 9. Ünite Menkul Kıymetler

Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 9. Ünite Menkul Kıymetler

Günümüz Fıkıh Problemleri 9.Ünite

>>Menkul kıymetler sahibine ortaklık veya alacaklıksağlayan ve belirli bir meblağı temsil eden kıymetli evraktır.

>>Bugün en yaygın olan menkul kıymetler;tahvil,hazinebonosu,kar ve zarar ortaklığı belgesi ve hisse senedidir.
Menkul kıymetler alacak senetleri ve ortaklık senetleri diyeikiye ayrılır.

>>Para ve alacak senetleri:Para borcunu ve alacağınıtemsil eden tahviller,kar ve zarar ortaklığı belgeleri,finansman bonoları vegelir ortaklığı senetleri.

>>Ortaklık senetleri:Mali hakların yanı sıra yönetimekatılma hakkında sağlayan hisse senetleri.

>>Menkul kıymetler sabit gelirli ya da değişkengelirli olabilir.Klasik tahviller,hazine ve banka bonoları sabitgelirlidir.Klasik hisse senetleri,kar-zarar ortaklığı belgeleri değişkengelirlidir.

1.TAHVİL:Kamu kuruluşları veya özel şirketlerin ödünçpara(kredi) bulmak için çıkardıkları bir yıldan uzun vadeli olan borçsenetleridir.

Hazine bonosu:Vadesi bir yıldan az olan devlet iç borçlanmasenetleridir.

Devlet tahvilleri: Maliye bakanlığı tarafından çıkarılan içborçlanma tahvilleri ve hazine bonolarıdır.

>>Özel sektörden ancak anonim şirketler tahvilçıkarabilirler.

Tahvillerin 3 türlü değeri vardır:

Norminal değer: Tahvilin üzerinde yazılı değerdir,değişmez.

İhraç değeri:Tahvilin ilk çıkarıldığı andaki satış değeri.Budeğer tahvilin itibari değerinden daha yüksektir.

Piyasa değeri:Tahvilin piyasada o gün için itibariylegeçerli olan ve vadesine kadarki getirisine göre hesaplanan fiyatıdır.Şartlaragöre değişebilir.

2.HİSSE SENEDİ:Bir anonim şirketin sermayesinin eşit paylarabölünmesi sonucu bu paylardan her birini temsil eden kıymetli evraktır.Hemortaklığı hem mülkiyeti temsil eder.

>>Hisse senetleri isme veya hamiline yazılıolabilir.Hisse senetlerinde kupon bulunabilir.Kupon kardan pay hakkını ifadeeder ve hamiline yazılıdır.

>>Hisse senedi sahibine şu hakları sağlar:
-Şirket karından pay alma hakkı
-Şirket yönetiminde oy hakkı
-Rüçhan hakkı(sermaye artırımında yeni sermayeden eldekihisseler oranında yeni hisse alma hakkı
-Tasfiyeden pay alma hakkı
-Şirket faaliyetlerini takip etme hakkı.

3.KAR VE ZARAR ORTAKLIĞI BELGELERİ: Anonim şirketlerin karve zararda ortak olmak üzere finansman ihtiyaçlarını karşılamak için yurtiçinde ve yurt dışında satılmak üzere çıkardıkları kıymetlerdir.

4.GELİRE ENDEKSLİ SENET:Belli bir kamu alt yapı tesisininbelli bir süre içindeki gelirinin belli bir orandaki bölümüne karşılıkgösterilen,kamu ortaklığı idaresi tarafından çıkarılan menkul kıymettir.Bunaintifa senedi de denilmekte.

>>Menkul kıymetlerin satıldığı Pazar yeri anlamındadevlet tarafından kurulup dnetlenen pazarlara borsa denilir.Günümüzdeçoğunlukla;hisse sentleri,tahvil,hazine bonosu,kambiyo belgeleri gibi evrakınsatıldığı menkul kıymetler borsası ön plana çıkmış.

>>Tahvil ve hazine bonoları birer faizli borçsenetleridir.

>>Kambiyo senetleri olan poliçe,bono ve çekler parayıve borcu temsil ederler.Üzerlerinde yazılı değerden daha düşük değerle alınıpsatıldıkları için elde edilen gelir de faizdir.

>>Kar zarar ortaklığı belgesi faizsiz işlemdir.

>>Gelire endeksli senet(GES): Devlete ait bir kurum vekuruluşun ortak olunması için çıkarılan senetlerdir.faizle ilişkisi hakkındaiki görüş var:

1.Bu tür senetlerin gelirinin faiz olduğu:Bu tür senetleringelirinin faizli vadeli borç alıp verme neticesinde elde edilen gelirebenzetmişler.

2.Caiz olduğu:Gelire endeksli senetler mali bir hakkınsatımını belgeleyen senetler olup,faizle ilişkjisi bulunmamakta,bu nedenle caizgörünmekte.

>>Hisse senetlerinin bir ortaklık belgesi olarak değilde bağımsız bir mal olarak alınıp satılması meşru olup faizli işlemle alakasıbulunmamaktadır.

HİSSE SENETLERİNİN HÜKMÜNÜ ETKİLEYEN DURUMLAR
-Anonim şirketlerde küçük pay sahiplerinin hakları gerçek manadakorunmamaktadır.
-Gerçekte az bir sermayeye sahip kimseler çok sermayeyesahiplermiş gibi görünmekte ve insanlar aldatılmaktadır.
-Yanlış bilgiler sebebiyle hisse senedini yüksek fiyatlasatın alan kişi senedi geri verme hakkına sahip olmalıdır ama böyle bir hak sözkonusu değildir.
-Hisse senetlerinin değeri gerçek değeriyle paralellik arzetmelidir.
-İslam dinine göre yasaklanmış alanlarda faaliyet gösterenşirketin ihraç ettiği hisse senedinin alınıp satılması caiz değildir.
-Hisse senedi alım satımı bir nevi kumar halini almıştır.
-Bazı İslam araştırmacıları borsadaki bir kısımusulsüzlükler sebebiyle,buradan hisse senedi alınmasına olumsuz bakarlar.

BORSADAN KIYMETLİ EVRAK ALMANIN HÜKMÜ
-Tahvil,hazine bonosu faizli borç senedi olduğundan alım satımıcaiz değildir.
-Hisse senetleri kar ve zarara iştirak etmesi sebebiylekural olarak helal ancak bunu çıkaran şirketin ticari işlem ve amaçlarınınmeşru oluşuna bağlıdır.
-Faaliyet alanı mubah olup bazı haram işlere taraf olan birşirketin karına haram karışmışsa pay sahipleri bu miktarı yaklaşık olarakhesaplayıp elinden çıkarması lazım.
-Bazı araştırmacılar faaliyet alanları meşru olsa bileborsadan şirketlerin hisse sentlerini almanın caiz olmadığı görüşündedir.Hattaborsadan hisse senedi almanın insanların mallarını haksız yere yenmesine gözyummak olduğu da ifade edilmiştir.
-Bazı araştırmacılar bu konuda kesin delil olmadığındanharam sayılamayacağını ancak olumsuzluklar sebebiyle mekruh görülebileceğigörüşündeler.

Hisse senedinin caiz olduğunu savunanların gerekçeleri
-Hisse senedine dayalı şirket nevi klasik doktrinde mudarebeadı altında mubah kılınmış olup,mudarebede kar ve zarar açık olma esası vardır.
-Gerekli şer’i şartları taşıyan bir şirkette bu şekildehisse senedi alarak ortak olmak caizdir.
-Şirketlerin faaliyet alanı, anonim şirketlerinişleyişindeki aksaklıklar ve haksızlıklar gibi konulara dikkat çekmekte ama buolumsuzlukların borsada hisse satışının cevazını etkilemediğini düşünmekteler.
-Borsada spekülatif hareketler oluyor diye borsadanvazgeçilemeyeceği gibi,bunlara müdahil olmadıkça,kar getirmesi de zararettirmesi de mümkün olan,aslı itibariyle bir şirketin ortaklık belgesi olanhisse senetleri getirisinin meşru olacağını söyleyebiliriz.
-Muamelelerde mubahlık asıl olduğundan,kendi başına bir malhaline gelmiş,alım satımıyla kar hesaplanan bir hisse senedinin cevazınıengelleyen güçlü bir gerekçe mevcut değildir.
-Risk ve kargaşa ortamı hisse senedinin hükmünüetkileyebilir.Ancak bu giderilmesi ve önlenmesi gereken geçici bir durumolup,hisse senedi alış verişinin aslen caiz olduğu hükmünü değiştirmez.

>>Borç senedi veya çek,borcun belgesidir.Bunlarıüzerinde yazılı değerden düşük değere satmaya bankacılıkta iskonto,tüccararasında ise çek kırdırma denir.

Senet kırdırmanın caiz olmadığının gerekçeleri:
-Aynı cins iki malın farklı miktarlarda vadeli değişimihadisle yasaklanmıştır.
-Senedi kırdıranın amacı onu satmak değil borçalmak,bankanın amacı ise faizli kredi vermek olduğundan, senet kırdırma faizliişlemdir.
-Bankanın komisyon diye aldığı, senette yazılı miktarla borçverilen miktar arasındaki fark, kredi karşılığında alınan faizdir.Bankanıntahsil işlemleri ve yaptığı masraf karşılığı olarak aldığı bedel ise, hizmet vemasraf karşılığı olduğundan caizdir.

Senet kırdırmanın caiz olduğu:
-Bankanın aldığı komisyon vekalet ve arz işlemleri karşılığıkabul edildiğinden,senet kırdırmak caizdir.Ancak komisyon,verilen kredi miktarıüzerinden nisbi(yüzdelik) değil,hizmet ve masraflar karşılığı maktu(sabit)olmalıdır.
Hanefilerden Züfer’e göre alacaklının alacağına karşılıkborçludan herhangi bir mal istemesi nasıl caizse,böylece o alacak karşılığındaborçludan başkasından da borçlu adına bir mal satın alması caizdir.

>>Çek veya senedin ciro edilmesine İslam hukukundahavale denir.Havale satış değil,bir kişideki alacağın bir başkasınadevridir.Faizle alakası yoktur.Dolayısıyla alım satımlarda müşteri çeki veyasenedi verilmesinde sakınca yoktur.

>>Borç senedi araya 3. Bir şahıs girmeksizin,alacaklıtarafından borçluya senetteki yazılı tutardan daha az miktara satılması çekkırdırmak sayılmadığından caizdir.

Menkul kıymetlerin zekatıyla ilgili temel hususlar:
-Tahvil ve hazine bonolarının kıymeti üzerinden zekatödenmelidir.Zira bunlar sabit gelirli ve alacak senedidirler.Ana paradan %2,5zekat gerekir.
-Kar ve zarar ortaklığı belgelerinin,intifa senetlerinin vegelire endeksli senetlerin yıl sonunda ana para ve kar toplamı üzerinden zekatıverilmelidir.
-Hisse senetleri türleri ne olursa olsun,sermaye piyasalarındaalınıp satılmak ve bu suretle ticareti yapılmak için alınmışsa,vücup tarihindesermaye piyasası değeri üzerinden%2,5 zekat verilmelidir.
-Hisse senetleri yatırım amacıyla alınmışsa,hisse senedininsatın alındığı değeri + gelirinden,o hisse sendi ihraç eden şirketin zekatatabi olmayan malvarlığını yıllık blançodan öğrenerek çıkarıp,geriye kalanmeblağdan %2,5 zekat verilmelidir.
-Senetlerin ait oldukları şirketin cinsine göre zekatlarıverilmelidir.(örneğin zirai ise 1/10 veya1/20)
-Diğer görüşe göre şirket önemli değildir,hisse senediticaret malı olup %2,5 zekat verilir.

Not:Bu konuyla ilgili İslam Fıkıh Akademisi kararlarına 208.Sayfadan bakabilirsiniz.


alıntı

__________________


Papatya isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 12.09.2014, 18:28   #10 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 10. Ünite Gayrimüslimlerle İlişkiler

Aof İlahiyat Günümüz Fıkıh Problemleri Dersi 10. Ünite Gayrimüslimlerle İlişkiler



>>Hz.Muhammed’in Allah’tan getirmiş olduğu vahyin içeriğini kabul edip ona iman edenler mü’min veya Müslüman,buna inanmayanlar gayrimüslim sayılmaktadır

>> Hanefilere göre,semavi bir dine inanan ve Tevrat,Zebur,İncil gibi vahyedilmiş bir kitabı veya suhufu olan her ümmet ehl-i kitaptır.

>> Şafii ve Hanbeli mezheplerinde ise ehl-i kitap sadece Yahudi ver Hıristiyanlardan ibarettir.Çünkü bunlara göre suhuf ve Zebur,öğüt ve kıssalardan oluşmakta ve içerisinde hükümler yer almamaktadır.

>> Ebu Hanife Sabiileri,İbn Hazm ise Mecusileri ehl-i kitap saymaktadır.

>> Gayri Müslimlerde kendi içinde zımmiler ve müste’menler diye iki gruptur.

Zımmi: İslam devleti ile vatandaşlık sözleşmesi yapan ehl-i kitap demektir.

Müste’men:Sınırlı bir süre için izin ve pasaportla İslam ülkesine gelen gayrimüslimleri ifade eden hukuki bir terimdir.

Harbi: İslam ülkesinin vatandaşı olmayıp bu ülkeye izinsiz olarak girenler için kullanılan bir terimdir.

>> Hanefi bilginleri putperest Araplarla zimmet sözleşmesinin yapılamayacağı görüşündedirler.

>> İmam Şafii ve İmam Ahmed b. Hanbel ise bu alanı daha daraltarak ehl-i kitap ve Mecusiler dışındaki gayrimüslimlerle zimmet akdi yapılamayacağını söylemişlerdir.

>> Evzai ve İmam Malik’e göre ise bütün gayrimüslimlerle bu sözleşme yapılabilir.
Zimmet sözleşmesi: Gayrimüslimlerin temel hak ve özgürlüklerini garanti eden ve insan hakları ihlallerine karşı hukuki koruma sağlayan düzenlemedir. Bu sözleşmeyi yapan kişiye zımmi denir.

>> İslam bilgini İbn Hazm harbi bir kimsenin İslam’ın himayesi altında yaşayan bir zımmiyi öldürmek amacıyla İslam ülkesine gelmesi durumunda,Müslüman kişinin buna engel olmak için onunla mücadele etmesini,hatta bu uğurda ölmesini farz olarak görmektedir.

>> İslam ülkesinde bir müslümanın zımmi bir vatandaşı öldürmesi durumunda çoğunluğa göre bu suç kısas değil,diyet cezası gerektirir.Hanefilere göre ise kasten öldürmelerde kısas gerekir.

>> Gayrimüslimlere özel hukuk alanında (aile,borçlar ve miras hukuku alanlarında) özerklik verilebileceği ifade edilmiştir.

>> Zımminin malını çalan dini ne olursa olsun aynı cezaya çarptırılır.
-Hanefi ve Malikilere göre zımminin içki ve domuzuna zarar veren müslümanın,bu malın bedelini ödemesi vaciptir.
-Şafii ve Hanbelilere göre ise zarar veren kişi isterse tazmin eder demişlerdir.
-Ayrıca dinlerine göre içki içmek haram olmayanlara, içki içmelerinden dolayı had cezası uygulanmaz.Ancak içki içip topluma zarar verecek şekilde sarhoş olan gayrimüslimin kamu düzenini korumak adına cezalandırılması mümkündür.

>> Fakihler bir müslümanın İslam’a göre yasak sayılan, ama gayrimüslimlerin dinlerine göre yasak sayılmayan hukuki işlemlere taraf olamayacağı görüşündedir.

>> Hanefi ve Şafii fakihlerin çoğunluğu bir müslümanın gayrimüslimin özel hizmetinde çalışmasını aşağılayıcı bir durum olarak değerlendirmemişlerdir.

>> İmam Malik ve Hanbeliler ve İmam Şafii’nin bir görüşüne göre ise bu tür işlere ait sözleşmeler Müslümanı küçük düşürücü bir davranış olduğu için uygun değildir.

>> Ebu Hanife’ye göre içki taşıma için iş sözleşmesi yapılabilir.Şafii kaynaklarında İmam Şafii’nin bu görüşte olduğu belirtilmekte ise de bunun şarabı dökme amacıyla taşıma olarak anlaşılmasının gerektiği söylenmektedir.

>> Gayrimüslimlere ait işlerde ölçü, o işim yapılmasının aslı itibariyle dinen haram ve hukuken yasak olmamasıdır.Dinen haram ve hukuken yasak oaln bir işin işlenmesini konu alan iş sözleşmeleri caiz görülemez.

>> Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre gayrimüslime toplu içki içme ve toplu ibadet yapma amaçlı yer kiraya vermek caiz değildir.İmam Malik bu iki duruma içki satma ve domuz beslemeyi de ilave eder.

>> Bakara suresinde erkek ya da kadın bir müslümanın müşrik birisiyle evlenmesi yasaklanmıştır.

>> Mürtedlik bir tür vatandaşlıktan çıkma ve devlete sadakatten ayrılma olarak anlaşılmaktadır.

>> İslam hukukçuları, bir müslümanın irtidat etmiş birisiyle evlenemeyeceği hususunda görüş birliği içindedirler.

>> Evlilik akdinden sonra eşlerden birinin irtidat etmesi halinde bu akdin bozulacağı hususunda da fakihler arasında görüş birliği bulunmaktadır.

>> Zifafa sonrası gerçekleşen irtidatlarda da akdin sona erdiği hususunda ittifak bulunmakla beraber zamanı konusunda farklı görüşler bulunur:
-Hanefiler ve Malikilere göre akit derhal son bulur.İrtidattan vazgeçip İslam’a dönenler,evlilik hayatına ancak yeni bir akitle başlayabilirler.
-Şafiiler ve bir görüşe göre Ahmed b. Hanbel, evlilik bağı kadının iddet süresince devam eder,bu süre içinde irtidattan vazgeçip Müslüman olması halinde nikah akdi devam eder.

>> İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre ehl-i kitaptan olan kadınlarla evlenmek haram değildir.

>> İbn Ömer,İbn Abbas ve Ata b. Rebah gibi sahabiler ehl-i kitaptan olan kadınlarla evlenmenin caiz olmadığını kabul etmişlerdir.
>
> Müslüman kadının gayrimüslim erkekle evlenmesi hususunda genel prensip bunun yasak olmasıdır.

Eşi Ehl-i kitap Olan Erkeğin İhtidası: Ekeğin ihtidasının zifaf öncesi ya da sonrası olmasının evliliğin devamı üzerinde bir etkisi yoktur.
Eşi ehli kitap dışındaki gayrimüslimlerden olan erkeğin ihitidası da aynı hükümdedir.

Sadece Kadının İhtidası
-Kadın Müslüman olunca nikah akdi kendiliğinden bozulur.Bu görüş daha sonraki alimler tarafından devam ettirilmemiştir.
-Eşlerden hangisi önce Müslüman olursa, diğerine Müslüman olması teklif edilir.Kabul ederse evlilik akdi devam eder, reddederse kadının iddeti beklenmeden evlilik hayatı sona ermiş olur.Bu Ebu Hanife tarafından savunulan görüştür.
-Taraflardan birisi Müslüman olduğunda bu ihtida zifaf öncesi gerçekleşmişse, nikah akdi kendiliğinden son bulur.Şayet ihtida zifaf sonrası gerçekleşmişse, diğerinin ihtidası da kadının beklemekte olduğu iddet içerisinde meydana gelirse nikah akitleri devam eder, aksi halde iddetin sona ermesiyle birlikte evlilikleri kendiliğinden son bulur.Bu;Şafii,Ahmed b. Hanbel ve diğer bazı alimlerin görüşüdür.
-Kadın Müslüman olunca kocasınında Müslüman olmasını bekler.Bu beklemenin süre sınırlaması yoktur.Fakat bu süre zarfında kadının cinsel ilişkiye girmemesi gerekir.Bu İbn Teymiye ve İbnü’l Kayyım’ın görüşüdür.

>> İslam hukukunda mirasa hak kazanmanın şartları:
1)Miras bırakanın ölmüş olması 2)Mirasçının hayatta olması 3)Mirasçı olmayı engelleyen bir durum olmaması

>>İslam hukuku açısından ittifak edilen miras engelleri; kölelik, miras bırakanı öldürme ve din ayrılığı.

>> Bir gayrimüslim müslümana mirasçı olamayacağı gibi Müslüman da gayrimüslime mirasçı olamaz.Bunun dayanağıMüslüman gayrimüslime gayrimüslim de müslümana mirasçı olamaz hadisidir.

>> Hz Ömer,Muaz b. Cebel ve Muaviye b. Ebi Süfyan gibi sahabilerin, müslümanın gayrimüslime mirasçı olabileceği ancak bunun aksinin olamayacağı görüşünde oldukları nakledilir.


alıntı


__________________


Papatya isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Yukarı'daki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.


(Tümünü Görüntüle Konuyu Görüntüleyen Üyeler: 4
EbruLi, Narsinha, Papatya, yordonov
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Açma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum hakkında Kullanılan sistem hakkında
Forumaski paylaşım sitesidir.Bu nedenle yazılı, görsel ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenmektedir.Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir.Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazılı, görsel ve diğer materyalleri 48 saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi bu linkten bize yapabilirsiniz.

Telif Hakları vBulletin® Copyright ©2000 - 2016, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.

Saat: 06:06