Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu
 

Go Back   Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu > Eğitim - Öğretim > Dersler > Felsefe - Sosyoloji
facebook bağlan


BaĞimsizlar

Felsefe - Sosyoloji kategorisinde açılmış olan BaĞimsizlar konusu , MEHMET AKİF ERSOY (1873-1936) 1873 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Fatih dersiamlarından Tahir Efendi, annesi Emine Şerife Hanımdır. Dört yaşında Fatih 'teki bir ibtidai mektebe yazıldı. İptidai mektebini Emir Buhari Mektebinde ...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 29.12.2012, 09:43   #1 (permalink)
Root Administrator

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart BaĞimsizlar



MEHMET AKİF ERSOY (1873-1936)
1873 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Fatih dersiamlarından Tahir Efendi, annesi Emine Şerife Hanımdır. Dört yaşında Fatih 'teki bir ibtidai mektebe yazıldı. İptidai mektebini Emir Buhari Mektebinde tamamladı. Fatih Merkez Rüştiyesine yazıldı. Mehmet Akif burada dönemin değerli hocalarından ders aldı. Arapça, Fransızca ve Farsça'yı öğrendi. Edebiyata olan ilgisi ilk defa burada başladı. Rüştiyeden sonra Mülkiye Mektebine yazıldı. 1888 yılında babasının vefat etmesi ve Sarıgüzel'deki evlerinin yanması üzerine bu okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Aynı yıl açılan Mülkiye Baytar Mektebi 'ne yatılı olarak girdi. Bu okulu 1893 yılında birincilikle tamamladı. Aynı yıl memuriyet hayatına atıldı. İlk görevi Ziraat Nezareti Umur-u Baytariye ve lslah-ı Hayvanat Umum Müfettişliği Muavinliği'dir. Bu görev dolayısıyla Anadolu, Rumeli ve Arabistan'ın değişik bölgelerini gezdi. Anadolu köylüsü ve Osmanlı halkını daha yakından tanıma imkanını bu görev dolayısıyla buldu. Müşahedeleri daha sonra onun Safahat'ında yoğun bir şekilde işlenecektir. İstanbul' da bulunduğu sıralarda Halkalı Ziraat Mektebi ve Çiftçilik Makinist Mektebi 'nde kompozisyon muallimliği yaptı. 1908' den itibaren Darülfünun' da edebiyat öğretmenliği yapmaya başladı. Bu arada Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye Camilerinde vaazlar verdi. 1913 yılında halkı edebiyat vasıtasıyla uyandırmak ve aydınlatmak gayesiyle kurulmuş ve Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif ve Cenap Şehabettin gibi önemli şahsiyetlerin de yer aldığı Müdafaa-i Milliye Heyet-i Neşriyat Şubesi 'nde çalıştı.1913 yılında Mısır ve Medine'ye gitti. Buradaki müşahedatını Safahat'ta "EI-Uksur" başlıklı manzumede dile getirdi. Aynı yıl baytarlık mesleğinden istifa etti. 1914 yılında devlet tarafından kurulan Teşkilat-ı Mahsusa görevlisi olarak Berlin'e gitti. Berlin Seyehatını Safahat'ta "Berlin Hatıraları" adıyla şiirleştirdi. 1917 yılında Şerif Hüseyin isyanı dolayısıyla Teşkilat-ı Mahsusa görevlisi olarak Arabistan'a gitti. Burada gördüklerini "Necid Çöllerinden Medine'ye" adı altında şiirleştirdi. 1918 yılında Darül- Hikmet'ül- İslamiye başkatipliği 1920'de de azalığa atandı. Ancak Milli Mücadele'ye destek mahiyetinde verdiği vaazlardan dolayı bu görevden azledildi. Bu tarihten sonra Anadolu'daki Milli Mücadele'ye destek olmak için yazdı. Ekim 1920 yılında Karadeniz yoluyla Anadolu'ya geçti. Anadolu'nun değişik yerlerinde verdiği vaazlar Ankara'da yayımlanmakta olan Sebilür*Reşad dergisinde çoğaltılıp askere ve halka dağıtıldı. Bu vaazlar Milli Mücadele ruhunun şahlanmasında büyük rol oynadı. Konya İsyanı nedeniyle Konya'ya giden askeri bir1ikle Konya'ya gidip burada halkı teskine ve Milli Mücadele'ye destek olmaya çağırdı. 12 Mart 1921 tarihinde yazdığı İstiklal Marşı şiiri milli marş olarak Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildi. Mehmet Akif Ersoy Milli Mücadele dönemindeki Birinci Meclis'te muhalefet grubunda yer aldığından Cumhuriyet döneminde meclise katılmadı. Yeni yönetim laik devlet prensipleri doğrultusunda hareket etmek isterken, Mehmet Akif İslam birliği çerçevesinde bir politika düşüncesinde olduğundan Ankara'dan uzaklaştı. 1923 yılında Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine Mısır'a yerleşti. Kahire Üniversitesi 'nde Türk Edebiyatı dersleri vermeye başladı. 1935 yılında Lübnan'a gitti. Burada sıtma hastalığına yakalandı. Vatan topraklarında ölmek isteğiyle İstanbul' a geldi. Artık tamamen hastalığın pençesine yakalanmıştı. 27 Arlık i 936 tarihinde İstanbul Beyoğlu'ndaki Mısır apartmanında vefat etti. Ancak dönemin iktidarı milli marş şairinin cenazesine hiç ilgi göstermedi. Bu şekilde bir vefasızlık karşısında kendini Mehmet Akif' e borçlu bilen Türk gençliği ve halkı Mehmet Akif ERSOY'un cenazesine son görevini yapmak üzere o güne kadar İstanbul'un pek görmediği' bir cenaze törenini gerçekleştirdi. Ancak devlet erkanından hiç kimse katılmamıştı.
"Mehmet Akif ERSOY kişilik olarak, belli ahlaki prensiplere bağlı, dürüst, sözüne güvenilir, İslam'ın rı1huna son derece bağlı bir karakter abidesi olarak tavsir edilir.
"Mehmet Akif de, kendi neslindeki .birçok şairler gibi eski edebiyat kültürü ile yetişti. Ancak diğerlerinden ayrı olarak ve aile çevresinden gelen bir tesir ile buna kuvvetli bir dini kültürü de katmak gerekir. Bu tesirler altında Mehmet Akif şiire dini ve ferdi konuları işleyen manzumelerle başlar. (1895). Bu sıralarda en çok beğendiği şairler, Türk edebiyatında Muallim Naci ile Abdülhak Hamid ve Fars edebiyatında da Sadi ile Hafız'dır. 1900'den sonra -yavaş yavaş çevresinin insanları ve günlük hayatın olayları ile ilgilenmeye başlar. Böylece, şahsi duygularını bir yana bırakarak başkalarının ızdırapları ile ilgilenmeye koyulur. İlk ününü sağlayan ve Safahat'ın i. kitabında yer alan bu şiirlerde (Hasta, Küfe, Meyhane, Seyfi Baba, Bayram, Bebek, Hasır, Mahalle Kahvesi,...), kuvvetli bir realizm ve derin bir acıma duygusu vardır. Günlük olaylardan yola çıkan ve yoksullara acıma duyan şiirlerin ilk örnekleri Tevfik Fikret'te bulunmakla beraber, Akif'in şiirlerinde acıma duygusunun çok daha yoğun ve genişlemeye elverişli olduğu görülür.
Mehmet Akif, 20. yüz yıl başlarındaki İslamcılık anlayışının şiirdeki en güçlü ve etkin şairidir. Ona göre, gerçek kurtuluş İslam'a hakkıyla sarılmaktadır. İslam dini gericiliğin ve cehaletin kaynağı değildir. Ancak ne var ki yüzyıllardan beri, dini taassup, cehalet, hurare ve tembellik nedeniyle İslam yanlış anlaşılmış ve yanlış yaşanmıştır. Bu bakımdan, bir an önce İslamiyet'le hiçbir yakınlığı olmayan bu kötü vasıflardan arındırılması, İslam'ın kuruluş yıllarındaki saflığına ve yapıcı gücüne kavuşturulması gerekir. "İslam' ı asrın idrakine söyletmek" fikriyle İslam dininin çağdaş bilimle birleştirilmesi gerektiğini anlatmak ister. Batılılaşma ve modernleşmeden yana olan Mehmet Akif, batılılaşma konusunda eklektik (seçici) bir yaklaşımı tercih eder. Batının ilim ve fenninin alınıp, kendi kültür, gelenek ve göreneklerimizin yaşatılmasını ister. Örnek olarak da batı dünyasının ilmini ve teknolojisini alıp kültürüne sahip çıkan Japon milletini gösterir. Yaşamı boyunca hep bu fikirlerinde sadık kalır. Şiirlerinde de hep bu temayı işler. .
Milliyetçilik düşüncesinin rağbet gördüğü bir dönemde Mehmet Akif ERSOY, milliyetçilik ideolojisine şiddetle karşı çıkar ve böyle bir anlayışın cahiliye devrine ait hurafe bir inanış olduğunu eserlerinde dile getirir. Şiirlerinde Arab'ın Türk'e Türk'ün başka bir millet yada başka bir kavme üstünlüğünün olmadığını üstünlüğün Allah'a yakın olmakta olduğunu iddia eder ve böyle bir nifak tohumunu içimize atanları da lanetler. Ancak dönemin şartları milliyetçilik hareketlerinin lehinde gelişince Mehmet Akif büyük bir çöküntü yaşar. Mehmet Akif Milli Mücadele yıllarında bütün himmetini halkın kurtuluşuna katkıda bulunmakta geçirir. "Onun için en öldürücü darbe ise, Türkiye Cumhuriyeti 'nin tamamıyla laik bir şekilde kurulması olur. Halbuki İslam dünyasının son dayanağı olan Türkiye, idealist Akirin son ümidi idi.
Mehmet Akif ERSOY'un şair kişiliğinin gelişmesinde hem doğu, hem de batı şiirinin usta kalemlerinin etkisi vardır. Batı şiirinden Musset, Hugo ve Lamartin'in etkisinde kalır. Divan edebiyatından Süleyman Çelebi, Baki, Nedim, Nefi, Şeyhülislam Yahya Efendi, Şeyh Galip gibi klasiklerle, kendi çağdaşlarından Şinasi Ziya Paşa, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Osman Şems, Muallim Cudi, Abdülhak Hamid gibi sanatçıların etkisinde kalır.
Mehmet Akif’in İslamcı kişiliğinin gelişmesinde Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh ve Ferit Vecdi'nin görüşlerinin etkisi vardır.
Mehmet Akif’in sanat anlayışı halkçı bir özelliğe sahiptir. Sanat sanat için anlayışını kesinlikle kabul etmez, sanatın halkın eğitimi ve aydınlatılması için vazgeçilmez bir yol olduğunu, sanatın toplumun hizmetinde olması gerektiğini iddia eder. Çünkü ona göre edebiyat, halkın manevi ve ahlaki eğitiminde en güçlü müessesedir. Mehmet Akif’e göre "her edebiyatın bir vatanı vardır, her edebiyat mahallidir." Bu nedenle her edebiyat kendi toplumunun sorunlarını dile getirmek ve halkına seslenmek zorundadır.
Mehmet Akif, bir hakikat, bir doğruluk adamıdır. Kendi deyimiyle onun hayalle işi yoktur. O şiirinde dahi hayale dalmaz, gerçek ne ise, hakikat nasılsa öyle anlatır. "Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek" diyen Mehmet Akif, kuru bir söz olsa dahi hakikati süslü sanatlı bir ifadeye tercih eder. Mehmet Akif sahip olduğu bu özelliğiyle içinde yaşadığı toplumun yaşamını, gördüğü bütün sefaleti yoksulluk, perişaniyet ve olumsuzlukları gerçekçi bir ifadeyle Safahat'ında dile getirir. Gerek İstanbul, gerekse Anadolu'nun değişik yerlerinde gözlediği yoksulluk ve ıstırap tablolarını realist bir anlayışla dile getirir. Gözlediklerini tasvir etmekte üstün bir başarı gösterir. Mahalle aralarında hayat görüntülerini, sokağı ve günlük yaşamı şiire taşır. Bir bakıma Hüseyin Rahmi GÜRPINAR'ın romanda, Ahmet Rasim'in yazılarında anlattığı ve tasvir ettiği İstanbul'un mahalle araları ve sokaklarındaki yaşamı şiirleştirir.
Yazdığı bütün eserlerinin, acizliğinin işareti olan gözyaşları olduğunu söyleyen Mehmet Akif, gerçekte Türk edebiyatında ender yetişebilen sanatçılardan biridir. Aruz vezniyle dilekçe yazabilecek kadar usta bir kalemdir, aruz veznini Türk aruzu haline getiren ve şiirlerinde aruz vezninin en ahenkli kalıplarını kullanan bir sanatçıdır. Manzum hikaye türünün Türk edebiyatındaki en güzel örnekleri yine Mehmet Akif tarafından yazılmıştır. Çanakkale Şehitleri, Bülbül, İstiklal Marşı gibi Türk şiirinin en ahenkli şiirleri yine Mehmet Akif ERSOY'un kaleminden çıkar. Şiirlerinde sağlam bir işçilik, kesintisiz, bir çırpıda söylenivermişçesine akıcı' ve kusursuz bir kompozisyon vardır. Mehmet Akif’in şiirlerinde samimi bir eda, yapmacıktan uzak bir söyleyiş hakimdir. Mehmet Akif’in şiirlerinde tablo şiir anlayışı hakimdir. Seçtiği sözcüklerle resim veya tablo çizmek mümkündür.
Şiirlerinde muhteva bakımından realist, şekil bakımından parnasyen bir özellik gösterir. Bir kısım şiirlerinde natüralist çizgiye ulaşır. O toplumdaki çirkinlikleri, kötülükleri konu edinirken, tarafsız bir gözlemci olarak kalamaz. Bunlara bir çözüm bulmaya çalışır.
Mehmet Akif, Türk şiirinde dini lirizmin en güçlü sesidir. Fatih Camii, Ezanlar, Necid Çöllerinden Medine'ye, Gece, Hicran, Secde gibi şiirler bu türde yazılmış güzel örneklerdir. Mehmet Akif’in şiirlerinde lirik epik ve didaktik özellikler iç içe işlenir.
Cumhuriyet dönemine kadar yazdığı şiirlerinde lrik, epik ve didaktik özellikler hakim olan, birçok yerde isyana kadar varsa bile tövbe eden, şiirlerinde daima topluma bir şeyler kazandırmaya çalışan Mehmet Akif ERSOY'un Cumhuriyet sonrası şiirlerinde psikolojik bir çöküntünün izleri görülür. Çünkü bundan sonraki yıllar Mehmet Akif için hayatının en zor ve ağır yıllarıdır:
Mehmet Akif ERS OY Türk edebiyatında daha çok şair ve vaiz kimliğiyle tanınmıştır. Ancak o hemen hemen edebiyatın her sahasında eser vermiştir. En önemli eseri "Safahat" isimli şiir kitabıdır. Bu kitap yedi bölümden oluşmaktadır. Safahat aslında
Mehmet Akif’in ilk şiirkitabının adıdır. Daha sonra diğer şiirleri de aynı kitapta yedi bölüm halinde basılmıştır:
l-Safahat, 2- Süleymaniye Kürsüsünde, 3-Hakkın Sesleri, 4*Fatih Kürsüsünde, 5-Hatıralar, 6- Asım, 7- Gölgeler.
Safahat: Birinci kitaptır. 44 şiir ve 3084 mısradan oluşur. 1908*1911 yılları arasında yazılmıştır. Tarihi ve sosyal manzumelerdir. Bazı manzum tasvirleri ve İstibdadı kötüleyen şiirleri içine alır. (Mehmet Akif Ersoy Sultan II. Abdülhamit’in istibdat idaresini her zaman eleştirmiş ve meşruti bir idarenin kurulması için çaba sarf etmiş, aynı zamanda hürriyet aşığı bir insandır.) Bu kitapta toplumun dertlerini, acılarını duyarak, görerek, yüreğinden kopan isyanları satır satır, mısra mısra Safahat'ın sayfalar1İ1a dökmüştür.
Süleymaniye Kürsüsünde: Tek şiirdir. 1002 mısradır. Uzunca bir vaaz şeklindedir. İlimde, sosyal hayatta olayları iyi takip eden ulemadan bir şahsın Müslüman cemaate söylediği nutuklardır. Burada olayları ve gelişmeleri İslam'a. göre yorumlamaktadır. Bu vaiz, İslam'ı, Batı'yı ve hayatı gerçek anlamda kavramış bir kişidir. Osmanlı toplumunun 1911-192 yıllarında yaşadığı felaketler Mehmet Akif’e bu vaazdaki düşünceleri ilham eder. Mehmet Akif bu eserde kurtuluş yollarını anlatır ve arzuladığı milletin nasıl olacağını dile getirir. Şiirde yer yer realist özelliklerin hakim olduğu tasvirler, tablo şiir unsurları göze çarpmaktadır.
Hakkın Sesleri: 1912-1913 yılları arasında yazılmıştır. 10 şiir ve 482 mısradan oluşur. Bu bölüme "Hakkın Sesleri" isminin verilmesi, şairin Kuran-ı Kerim'den bazı ayetler veya Hadisleri şiirlerinin başına alıp; kendi zamanını ve döneminin olaylarını bunlara göre yorumlamasından ileri gelir.
Hakkın Sesleri Mehmet Akif’in en sıkıntılı ve ıstıraplı olduğu, Türk milletinin büyük katliamlara uğradığı, Balkan Savaşlarının olduğu dönemde yazılmıştır. Bu ıstırap ve sıkıntılar içinde Mehmet Akif lirizm yönüyle mükemmel bir şair olarak k<\rş1mıza çıkmaktadır. Bu şiirlerde Mehmet Akif buhran ve isyan içindedir.
Fatih Kürsüsünde: 1913-1914 yılları arasında yayımlanmıştır. Tek şiirdir. "İki Arkadaş Fatih Yolunda" ve "Vaiz Kürsüde" başlıklı iki bölümden meydana gelir. Şiir 1692 mısradan oluşmaktadır.
Bu bölüm uzun bir manzumedir. Yer yer dini lirizmle dalgalanmış ve Balkan felaketini hazırlayan içtimaı yaralarımızla duygulanmış, yarı satirik, yarı didaktik bir eserdir.
Hatıralar: 1913-1915 yılları arasında yazılmış 10 manzumeden oluşur. Mehmet Akif’in Berlin ve EI-Uksur seyahatlerini anlatan hatıralardır.
Asım: Bu eser ancak 1923'te yayımlanmıştır. Tek bir şiirdir. 2292 mısradan ibarettir. Bu eser şaire büyük bir şöhret kazandırmış, muhavereli manzum hikaye tarzında' yazılmış bir eserdir. Eser baştan sona kadar karşılıklı konuşma şeklinde devam eder. Konuşmalar, Hocazade (Mehmet Akif), Köse İmam (Mehmet Akif’in sevdiği dostlarından Ali Şevki Hoca, Asım (Köse İmam'ın oğlu) ve Emin (Hocazade'nin oğlu) arasında geçmektedir.
Bu konuşmalarda zamanın bütün acıları ve bozukluları" mevzu edilir. Asım'ın şahsında aydın, vatansever, hakiki Türk gençliği "Asırnın Nesii" olarak temsil edilir. Bu nesil Çanakkale'ye koşan ve Çanakkale zaferini kazanan nesildir. Türk'ün namusunu çiğnetmeyen bu imanlı nesil Türk Milleti 'ni kurtaracak nesildir. .
Asım'da karşımıza yeni bir tip çıkmaktadır. Bu tip, Asım tipidir. Tanzimat'tan itibaren birçok tip vardır. Birisi her yönüyle şarklı Şarklı olan, Garbı hiç kabul etmeyen tip, ikinci tip Şarkın her şeyini kötü gören, Garbı her yönü ve her şeyiyle kabul eden tip, üçüncü tip ise, Şarkın da Garbında sadece müspet ve güzel taraflarını benimseyen ve kişiliğinde toplayan tip bu tipin en güzel örneği Asım'da görülür.
Gölgeler: 1933 yılında Kahire'de basılmış, 41 şiir ve 1374 mısradan oluşmaktadır. Bu bölümde 1918- 1933 yılları arasında yazılmış şiirler yer almaktadır. Mehmet Akif’in küçük, derin tesirli şiirleri, kıtaları, Bülbül, Leyla, Gece, Secde, Hicran gibi şiirleri, Safahat İçin, Kendim İçin, Resmim İçin gibi derhal dillerde kalacak kadar etkili ve güzel şiirler bu son ciltte yer almıştır.
(Mehmet Akif ERSOY, İstiklal Marşı'nı Türk Milleti'nin milli marşı olarak görmüş ve Türk Milleti'nin malı olarak gördüğünden diğer şiirlerinden ayrı tutmuş ve kendisine ait bir eser olarak görmediğinden, Safahat'mdaki yedi bölümden herhangi birisinde de yayımlamamıştır.)
Mehmet Akif, yalnız bir şair değil, aynı zamanda aydın bir yazar olduğundan çok sayıda mensur eser de bırakmıştır. Toplam 57 tefsir yazısı, değişik cami ve yerlerde yapılmış dönemine ışık. tutan, sorunlara çözüm sunan vaazları, çok sayıda makaleleri, sohbet yazıları hatıraları, çevirileri vardır.

__________________
[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
Jaqen isimli Üye şuanda  online konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 29.12.2012, 09:43   #2 (permalink)
Root Administrator

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Cevap: BaĞimsizlar

YAHYA KEMAL BEYATLI (1884-1958)
Tanzimat 'dönemi en dikkat çekici yönü ile medeniyet değiştirmeye kalkıştığımız dönemdir. Siyasi ve sosyal şartlar edebiyatın yön ve mahiyetini belirler. Hippolity Taine Fransız edebiyat tarihçisinin edebiyat için üç şıklı nazariyesi vardır: zaman, ırk. Bir eserin yazıldığı yer, zaman, ve tarafından yazıldığı bir millet vardır. Demek ki eserlerin yazılmasında bu üç faktör etkilidir. Bu yönüyle her edebiyatın bir vatanı vardır.
Yeni Türk edebiyatının bilindiği gibi üç kaynağı vardır: Divan Edebiyatı, Halk Edebiyatı ve Batı Edebiyatı.
Yeni Edebiyat döneminde Tanzimat döneminden başlayan süreç içinde Divan Edebiyatına en büyük darbe Servet-i Fünun döneminde gelir. Ondan önceki nesil eleştirse bile, aldıkları edebiyat terbiyesinde Divan edebiyatı hakimdir. Bu yüzden pek başarılı olamazlar (Tanzimat Sanatçıları). Ancak Muhteva ve düşünceye yönelik bir gelişme olmasını sağlarlar.
Tanzimat döneminde gerçek şiir yoktur. Çünkü şiirler bir düşünceyi ve fikri anlatmak gayesiyle yazılmıştır. Özellikle birinci Tanzimatçılar sanatı ve şiiri fikir ve düşünceyi aşılamada, yaymada bir vasıta olarak görmüşler sanatı toplumun ve ideolojinin hizmetine sokmuşlardır. İkinci dönem Tanzimatçılar ise, sanatı sanat için her ne kadar kabul etmişlerse de istenen seviyeye ulaşamamışlardır.
Yeni Türk şiiri modernleştirilirken, batı ve özellikle Fransız şiiri örnek alınır. Türk şiiri modernleştirilirken Tanzimatçılar Şark kültür ve şiirinin etkisinden tamamen kurtulamamış, Servet-i Fünuncular ise Türk şirini tamamen Fransız şiirinin hakimiyeti altına bırakmışlardır. Yeni Tür şiirinin gerçek kimliğini kazanarak Garp şiirinden bağımsız olması, gerçek anlamda Türk lirizm ve duygusunu konuşturması , ancak Ahmet Haşim ve özellikle Yahya Kemal’in Şark ve Garp edebiyat ve şiir kültürünü içinde mezceden, Divan şiiri ve Batı şiirinin mükemmel bir imtizacı olan “Neoklasik” adını verdiğimiz şiirle mümkün olmuştur.
Yeni Türk Şiirinde böyle bir inkılabı gerçekleştirebilen Yahya Kemal, Nihat Sami Banarlı'nın deyimiyle" Türkiye tarihinin şeref sahifelerinden süzülmüş dil ve sanat hatıralarını kültür ve medeniyet miraslarını; milli ve A vrupai bir sanat anlayışıyla birleştirerek, bir duygu, bilgi ve tefekkür saltanatı içinde, edebiyatımıza tarihi ve muasır .Türk şiirinin muhassalası diyebileceğimiz kudretli bir söyleyiş kazandıran büyük üstat şairdir. Bu sanatkarın bugünkü Türk şiirine verdiği zengin terennüm lisanı ise; Türk dilinde bir musiki cümlesi yaratmak için giriştiği azimli ve bilgili çalışmaların parlak zaferidir.
Üsküp'te doğan, İstanbul, Paris ve daha birçok değişik yerlerde bulunan Yahya Kemal'in sanat ve edebiyat yaşamı bakımından üç mekanın önemli rolü olduğu görülür: Üsküp, İstanbul ve Paris.
Üsküp, Avrupa'nın ortasında bizi temsil etsin diye Osmanlı döneminde kurulmuş küçük bir şehir, Evlad-ı Fatihanın kurduğu bir şehirdir. Yalıya Kemal 1884 yılında Üsküp'te doğar. Üsküp'ün Yahya Kemal için iki önemi vardır. Biri annesinin burada gömülü olması, diğeri Üsküp'ün milli ve manevi havası. Bu iki faktörü şiirlerinde ve yazılarında dile getirecektir. Özellikle Üsküp'teki ezan seslerinden derin bir etkilenmeye girmiştir.
Yahya Kemal "Kaybolan Şehir" adlı şiirinde Üsküp'ü Bursa'nın bir devamı olarak gösterir. Şar Dağı, Üsküp'ün üzerinde kurulduğu dağdır. Bursa nasıl ki tarihiyle, kültürüyle, tabiatıyla, çevre ve mimarisiyle bir Osmanlı şehriydi, Üsküp de Bursa'nın bir devamıdır.
Yahya Kemal'in milliyetçi benliği ve inanmak kabiliyeti üzerinde, yine inanmış bir kadın olan annesinin derin tesiri vardır. Bu anne, oğluna milli ve manevi kültürü elinden geldiği kadar vermeye çalışır.
Yahya Kemal' deki hissi duyarlılığın en önemli bir faktörü, küçük yaşta, annesini kaybetmiş olmasıdır. Yahya Kemal anne acısını hayatı boyunca yaşar ve bu acıyı şiirlerinde dile getirir. Yahya Kemal annesinin vefatından sonra 1902' de İstanbul' a gelir ve bundan sonra, başka biriyle evlenen babasının yanına bir daha dönmez.
Yahya Kemal için önemli ikinci mekan İstanbul'dur. İstanbul'a 1902 baharında gelir. Ancak geç kaldığı için Galatasaray Sultanisi' ne kaydını yapamaz ve koleje kaydını yapar. Sene başı olan Eylüle kadar başı boş İstanbul'u gezer, dolaşır. Şairliğinin ilk adımlarını başı boş gezdiği vakitlerde atar. İstanbul' da akrabalarından İbrahim Bey' in konağında kalır. İbrahim Bey'in konağında her hafta yapılan musiki sohbetlerine seçkin musikişinaslar arasına katılması onda alaturka musikinin zevk ve inceliklerine nüfuz etme kabiliyetini ortaya çıkarır. Musiki zevk ve inceliğini daha sonra şiirlerinde gösterir. Bu konakta musiki sohbetleri haricinde fikir sohbetleri de yapılır. Bu sohbetlere Yahya Kemal de katılır. Sohbetlerde Serezli Şekip Beyadlı; siyasi fikirleri dolayısıyla Paris'e kaçmış sonra dönmüş, ama aynı sebeplerle ordudan atılmış olan, ahlaklı seciyeli, fakat fazla Avrupalılaşmış, Osmanlı'ya ve İslamiyet'e karşı olan bir gencin etkisinde kalır.
Yahya Kemal gerek Serezli Şekip Bey'in tesiri, gerek o dönemdeki gençlerde olan Paris sevdası ve gerekse Jön Türklerin kendisi üzerindeki etkileriyle 1903'te Paris' e firar eder.
Yahya Kemal'in hayatındaki önemli üçüncü mekan Paris'tir. Paris 'teki hayatı çok ibretlidir. Çünkü Paris' e giden birçok genç maalesef dejenere olarak, kendi milli ve manevi değerlerinden soyutlanarak Türkiye'ye dönerken, Yahya Kemal aksine gittiği Paris'te kendi milli ve manevi benlik ve kültürünün şuur ve inancına ererek döner.
Paris'teki ilk iki yılı boş geçer, Paris'te çoğu Jön Türk'le tanışır. Burada tam bir Batıcı olan Abdullah Cevdet'le, Jön Türk olan Ahmet Rıza Bey, S. Paşazade Sezai, H. Kadri Efendi, Prens Sabahattin, Dr. Nihat Reşat, Abdülhalim Memduh Bey gibi kişilerle tanışır. Abdullah Cevdet'in tavsiyesiyle Maux kolejine yatılı olarak kaydolur. Kolejde bir sene kalır ve Fransızca'yı. burada öğrenir. Bundan sonra siyasal Bilimler Fakültesinde Dış İlişkiler Bölümünde okur.
Yahya Kemal'in en büyük bir şansı Fransa'ya dönemin ünlü ilim adamlarının akın ettiği bir dönemde Fransa'ya gitmiş olmasıdır. Okuduğu okulda ünlü ilim adamlarından ders alır. O zaman Fransa'nın en büyük tarihçisi sayılan Albert Sorel, aynı ölçüde birer büyük tarihçi olan Albert Vandal, Emile Borgeix ve tanınmış hukukçu Louis Renault. Bunlardan en çok etkileyen A. Sorel' dir. A. Sorel, sadece Fransız tarihiyle değil, dünya milletlerinin tarihiyle de uğraşır. Derslerinde Fransız kimdir? Fransızlık nedir? Onu anlatmaya ve bulmaya çalışır. Bu hareket Y. Kemal'i etkiler ve kendi milliyetini ve kültürünü aramaya, araştırmaya sevk eder. Burada Yahya Kemal'in bize taşıyacağı coğrafyaya dayalı bir Türklük ve tarih anlayışı filizlenir. Yahya Kemal' e göre Türklüğü bütün Asya' da aramak müphem bir çalışmadır. O asıl Türkiye'deki Türklüğün ne zaman, nerelerden ve nasıl geldiğini, geldikten sonra nasıl tekevvün ettiğini merak ediyordu.
Fransız tarihçisi Camille Julien Fransız milletini bin yıl içinde Fransız toprağı yarattı" der. Yahya Kemal bu sözü dikkate alarak bin yıllık geçmişe isabet eden 1071 Malazgirt Zaferinin esas alarak hareket eder. Yahya Kemal bu gayeye varmak için Selçuk ve Osmanlı asırlarını nazariyelerden sıyrılarak, önce yıl sırasıyla, mümkün değilse devir ve nesil sırasıyla vakalar sırasıyla belgelere dayalı olarak araştırmaya başlar.
Y. Kemal 1071 'den önceki dönemi Kablet-tarih olarak kabul eder. Kablet-tarih dönemi üzerinde pek durmaz. Çünkü o belgeye dayalı bir tarih ister. Varolan delil üzerine tarihi oturtmak ister. Kablet-tarih terimi ise ona sisli ve karanlıktır. Y. Kemal'in bu tarih anlayışının umdesi coğrafyadır. Çünkü Anadolu 1071' den beri yurt edinilmiştir. Y. Kemal'in tarih anlayışının önemli bir umdesi de İstanbul'un Fethidir. O İstanbul'un fethini bütün Türk milletine mal eder.
Y .Kemal İstanbul' a geldikten sonra sohbetlerinde hep bu tarih anlayışını anlatmaya çalışacaktır.
Y. Kemal'in tarih anlayışıyla Z. Gökalp'ın tarih anlayışı birbirine muhaliftir. Ziya Gökalp'ın tarih anlayışı bir şablonculuk eseridir. Ziya Gökalp Laik Milliyetçi bir anlayışla hareket edeceği için Y. Kemal'in kablet-tarih kabul ettiği dönemi esas alır. Y. Kemal milliyetçilik anlayışında daha yumuşak ve ümmetçidir. Z. Gökalp de ırki bir milliyetçiliği esas alır. Y. Kemal'in tarih anlayışını benimsemeyenler, solcu kesim ve hatta Z. Gökalp onu tenkit eder.
Y. Kemal sahip olduğu tarih anlayışı doğrultusuna milli şiiri arar. Servet-i Fünun şairleri gibi Osmanlı dili ile Avrupalı şiir söylemek hatasına düşmeden tam bir Avrupalı anlayışıyla Türk’ün şiirini söylemenin sırlarını araştırır.
'"Tanzimat döneminden itibaren yazılan şiirler içi düşüncelerle doldurulmuş şiirlerdir. Servet-i Fünun'da ise, şiir bulunur, ancak Türkçe kaybedilir Y:Kemal'e gelinceye kadar durum bu minval üzere gider. Y. Kemal, yeni Türk şiiri için eski şiirin incelenmesi gerektiğini düşünür. Bunun için Divan şiiri, Tanzimat şiiri Servet-i Fünun şiiri, Milli Edebiyatçıları tetkik eder ve neticede lazım olan şiiri bulur.
Böylelikle tam on asırlık bir atalar mirası olan aruz vezniyle “Yalnız şiir söyleyen ilk büyük şair Yahya Kemal” olur. O kadar ki büyük şair Türk şiirinin gerek mazisini, gerek bugün kendi şiirleriyle vasıl olduğu şahikayı ve gerek bu şiirin büyük istikbalini kendi mısralarında toplayarak adeta" İşte şiir budur, bu olmalıdır ve şiir böyle söylenir" diyebilmek kudretini gösterir. Y. Kemal'le edebiyatımızda şiir ve dil bir ahenk içinde yeniden kazanılır. Türkçe Y. Kemal'in mısralarında pürüzsüz bir musiki cümlesi olma derecesi.ne yükselir. Y. Kemal halis ve samimi şiiri, yine şiire yönelerek bulmuştur. O şiirin tarifini, “lisan, vezin bve kafiye üzerinde bine edilen ses sanatı” şeklinde yapar.
Y. Kemalin şiire başlangıcı küçük yaşlarda yaşadığı bir aşk duygusuyladır. 12 yaşlarında aşık olduğu bir Türk güzeli için bir türkü güftesi yazar. AruzIa yazdığı ilk şiir 1897 Yunan Harbinde kazanılan zafer sevinciyle yazmış olduğu bir kıtadır.
Y. Kemal'de şiir zevk ve kültürünün gelişmesinde Muallim Naci, R. Mahmut Ekrem, Ziya Paşa ve Abdülhak Hamid'in şiirlerinin etkisi vardır. Servet-i Fünun şairleriyle tanışıncaya kadar Muallim Naci onun şiir dünyasının yegane kahramanıdır. (Eski şiire olan bağlılığını Fransa'da yeni Türkçe şiirleriyle ikmal ettirir.) Tevfik Fikret' in Rübab- Şikeste’sini okuduktan sonra Muallim Naci başta olmak üzere diğer şairleri nazide bırakır. Servet-i Fünun şairlerinin havasına kapılır, bir kelime Fransızca bilmeden kendi deyimiyle alafrangalaşır. Malumat mecmuasında yeni şiir çığırında şiirler yazar.
Y. Kemal Fransa'ya gittiğinde Fransa'da bir çok şiir akımı vardır. Ancak Yahya Kemal Fransa'da tam olarak hiçbir şiir akımına bağlanmaz. Bir arı gibi çiçekten çiçeğe konar gibi her türlü şair ve şiir akımından işine gelenleri ve faydalı olanları alır. Moda akımlara bağlanmaz. V. Hugo'nun epik destansı romantik şiirlerini okur. Daha sonra T. Gautier ve De Banille'yi okur. Bundan sonra Baudleire'nin şiirlerinden etkilenir. Paul Verlaine, Jose Marie de Heredia kendisini etkileyen Fransız şairleridir. Bunlardan Heredia şiirlerini bir kuyumcu titizliğiyle yazan bir klasik şairidir Y. Kemal için Heredia'ya bağlanmak esaslı bir etkidir. Heredia ona şiir dilindeki inceliği kazandırır. Heredia'nın şiirlerini tetkik eder, Heredia'nın Yunan ve Latin şairlerinin şiirlerini Fransızca olarak nasıl yeniden yazdığını, nasıl Fransızca mısralar haline getirdiğini inceler. Bu derin dikkatlerden doğan arzu ve anlayışla Y. Kemal’de Tür şiirni ve zevkin doğrudan doğruya Yunan ve Latin edebi terbiyesine bağlama meyli doğar.
Y. Kemal, şiiri kelime sanatı olarak ilk defa kabul edip, bunu şiirde gösterebilen şairimizdir. Eski şiirimizde de esas olan kelimedir.
Ona göre çok şiir yayınlamak, önemli değil, güzel şiir yazmak önemlidir. Şiirlerini mükemmel bir seviyeye getirmeden yayınlamaz. Onun için en erken bitirdiği şiiri 'iki seneliktir. Kemal Fransa'da Farsça' sını geliştirir. Divan şiirini geliştirmenin yollarını arar. Bir sözü vardır: "Kader bana Türk şiirini, onun klasiklerini öğrenmeyi Fransa'da nasip etti."
Fransa dönüşünde Y. Kemal en çok iki konu üzerinde durur: Tarih sohbetleri, dil ve edebiyat sohbetleri. Yeni Lisan hareketine mesafeli durur. O dilde suni muameleler yapılmasını kabul etmez. Cumhuriyet döneminde de dil üzerinde yapılan çalışmalara katılmaz. Ancak onun bu hususiyeti onun dilinin sade olmadığını gösteremez.
Cumhuriyet döneminde baştakilerin Y. Kemal'i kendilerinden uzaklaştırmasıyla görev gereği gittiği yer ve elçiliklerde en güzel ve en mükemmel şiirlerini yazar. O şiirlerinde Türk tarihinde birer dönüm noktası olarak üç olayı esas' alır: 1071 Malazgirt zaferi, 1453 İstanbul'un Fethi, Milli Mücadele.
Y. Kemal tarihi planda bir eksikliği gidermek için bir Türk destanı yazmak ister. Bunun için ilk örnekleri "Eski Şiirin Rüzgarıyla" adlı şiir kitabının başında yer alan "Selimname" şiirlerini yazar. O Türk milletinin mazisi ile şimdiki zamanı arasında bir köprü durumundadır. İleri bir Batılı şiir kültürüyle, klasik şiirden süzülmüş, zengin dil, sanat değerleriyle taşacak kadar dolu olan bir sanatkar:
Eslaf kapıldıkça güzelden güzele
Fer venniş o neşeyle gazelden gazele
Sönmez seher-i haşre kadar şi'r-i kadim
Bir meşaledir devredilir elden ele
Mısralarıyla Divan şiirimizi yaşatma şuurunu belirtir. İşte bu anlayış içinde yazılmış olan şiirleri onun Eski Şiirin Rüzgarıyla isimli kitabında toplanmıştır. Bu kitap Yahya Kemal'in divan şiirimizin dil, şekil ve söyleyiş hususiyetleri ile söylediği Klasik Şiirler kitabıdır.
Dil bakımından, Eski Şiirin Rüzgarıyla 'da şiirler Selimname ve İstanbul'u Fetheden Yeniçeriye Gazel şiirlerinde olduğu gibi KENDİ ASIRLARININ DİLİ ile yazılmışlardır, Tarihin eski ve büyük devirlerine ait olayları, kendi çağlarının diliyle söylemek Y. Kemal'in önem verdiği bir sanat anlayışıdır. Yahya Kemal bunu Paul Verlaine'nin Fetes Galantes (Aşıkane Ziyafetler) şiirini örnek alarak uygular. çünkü bu şiir mecmuasında Verlaine l7.ve 18. Yüzyıllar Versaillesinin Versay parkında ve Büyük Trianon ve Küçük Trianon şatolarının güzelliklerini, eski hayatını, zarafetini, asaletini velhasıl o atmosfer içindeki aşk hayatını, genç aşıkların genç hanımlarla sevişmelerini kendi yüzyıllarının diliyle terennüm ediyordu, Şiiri kendi asırlarının lisanı ile söylemek yeni değildir. Bunu Göte de Herman ve Doretha adlı eserini Alman faziletleriyle fakat eski Yunan şairi Homeros 'un epozlarını andıran bir şekilde yazmıştır.
Böylelikle Yahya Kemal, Eski Şiirin Rüzgarıyla'da bir yavuz Sultan Selim Destanı halinde terennüm ettiği Selimname şiirini, Çaldıran ve Mısır zaferlerinin kazanıldığı asırların Türkçe' si ile söyler. İstanbul'u Fetheden Yeniçeriye Gazel'inde İstanbul'u fetheden cedlerin Divan şiirinde kullandıkları lisanla terennüm etmiştir.
Yahya Kemal'in gerek "Eski Şiirin Rüzgarıyla" ve gerek _ "Kendi Gökkubbemiz' de sonsuzluğa iştiyakı ve ufuklara arzuyu ifade eden şiirleri vardır. Bu şiirlerde bir sonsuzluk havası vardır. Mesela: Eski Şiirin Rüzgarıyla'da Ezan-ı Muhammedi, Kendi Gök Kubbemiz'de Sü1eymaniye',de Bayram Sabahı, Itri, Akıncılar, MQhaç Türküsü, Açık Deniz, Uçuş, Deniz Türküsü, gibi ve daha bir çok şiirinde Yahya Kemal'in sonsuzluğa, ufka ne kadar düşkün olduğu görülür. Şiirlerde sonsuzluk birtakım semboller ve benzetmelerle yer alır. Gök kubbe, ezan, deniz, çınar ağacı', ufuk, gibi sembollerle verilir. Sessiz Gemi, Rintlerin Hayatı, Rintlerin Akşamı, Rintlerin Ölümü gibi şiirlerde yine sonsuzluğun iştiyakını hissettiren ifadeler ardır.
Tanzimat dönemi aynı zamanda manevi yönden çöküşün ve sarsıntının olduğu bir dönemdir. Bu manevi sarsıntı hayattaki olaylara karşı' şüphe ve kuruntuya, korkuya yol açmıştır. Aydınlarda manevi boşluktan dolayı, -mesela ölüme karşı- bir korku ve şüphe duygusu filizlenmiş ve bunu yazdıkları şiirlerinde göstermişlerdir. Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Haşim, ve özellikle Cahit Sıtkı Tarancı' da ölüm korkusu şiirde çokça görülür. Ancak Yahya Kemal'de ölüme karşı değişik bir hava vardır. Diğer şairlerde görülen endişe ve korku onda bulunmaz. Bilakis ölüme karşı bir iştiyak hissedilir. Bu durum Yahya Kemal'in İstanbul'un tarihi ve içtimai hayatını çok iyi bilmesi, İstanbul 'un, türbelerini ve özellikle türbeler içinde de fatihlerin, Yavuzların ve daha nice Osmanlı padişahlarının türbelerinin manevi havası içinde yetişmesi ve büyümesi, annesinden aldığı manevi ve dini terbiye ile beslenmiş olmasıdır. Y. Kemal bir an Önce, diğer tarafa göç. etmiş olan büyük şahsiyetlerin yanına gitmeyi özlemiş ve bunlara ulaşmayı da bir sonsuzluğa geçiş olarak görmüştür. "Rintlerin Akşamı" şiirinde dönülmez akşamın ufku ölümdür. “Rintlerin Ölümü" şiirinde korkmama ve Ölüme güzel bakış vardır. Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde "Açık Deniz" şiirinde ölüm yoktur, sonsuzluk vardır."Geçiş" şiirinde, ölüm sonu gelmez bir uykudur, Sessiz Gemi şiirinde ölüm, Meçhule giden bir, gemi dir vs.
Yahya Kemal'e göre vatan, hiçbir zaman bir nazariye değil, bir topraktır. Toprak cetlerin mezarıdır. Camilerin kurulduğu yerdir. Vatan ne bir feylesofun fikridir, ne bir şairin duygusudur. Vatan gerçek ve hakiki bir yerdir. Onun her maddesini sevenler vatanı sevebilir...Vatanın adı söylenmelidir, vatan İstanbul'dur, Üsküp'tür,Trabzon'dur, Yozgat' tır, Ankara'dır ve bunların içinde sayılamayacak kadar hatıralar saklıdır.
Yahya Kemal BEYATLI'nın Türk edebiyatına kazandırdığı başlıca eserleri şunlardır: Şiirler: Kendi Gök Kubbemiz, Eski Şiirin Rüzgarıyla, Rubai1er, Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş, Bitmemiş Şiirler.
Nesirler: Aziz İstanbul, Eğil Dağlar, Siyasi ve Edebi Portreler, Siyasi Hikayeler, Edebiyata Dair, Çocukluğum Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralar, Tarih Musahebeleri, Makaleler ve Mektuplar.

__________________
[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
Jaqen isimli Üye şuanda  online konumundadır Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Yukarı'daki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.


(Tümünü Görüntüle Konuyu Görüntüleyen Üyeler: 1
KeNJiBaTuSaY
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Açma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum hakkında Kullanılan sistem hakkında
Forumaski paylaşım sitesidir.Bu nedenle yazılı, görsel ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenmektedir.Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir.Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazılı, görsel ve diğer materyalleri 48 saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi bu linkten bize yapabilirsiniz.

Telif Hakları vBulletin® Copyright ©2000 - 2016, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.

Saat: 06:00