Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu
 

Go Back   Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu > Eğitim - Öğretim > Dersler > Felsefe - Sosyoloji
facebook bağlan


Maddeciliğin Kargaşadaki Rolü

Felsefe - Sosyoloji kategorisinde açılmış olan Maddeciliğin Kargaşadaki Rolü konusu , Maddeciliğin Kargaşadaki Rolü İnsanın Kökünden Kopması Çağımızdaki buhran sebeplerinden biri de mekân veya zaman bakımından, insanın kökünden kopmasıdır. Eskiden insanı, diyarını terk etmeye götüren belli başlı unsur, savaş ve baskı ...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 01.12.2013, 23:55   #1 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Post Maddeciliğin Kargaşadaki Rolü



Maddeciliğin Kargaşadaki Rolü

İnsanın Kökünden Kopması
Çağımızdaki buhran sebeplerinden biri de mekân veya zaman bakımından, insanın kökünden kopmasıdır. Eskiden insanı, diyarını terk etmeye götüren belli başlı unsur, savaş ve baskı gibi durumlar idi. Şimdi ise bunlar olmaksızın da, teknik, geniş ölçüde buna yol açmaktadır. Köylüler gelişmiş sanayi şehirleri aramakta, taşralılar büyük merkezlere yerleşmek hırsı taşımakta, hatta işsizlik yabancı ülkelere - tek başına veya aile olarak- gitmeye zorlamaktadır. Bu göçlerin ortaya çıkardığı sayısız problemler arasında, manevi ve ahlaki yoksulluklar bile, sayılamayacak kadar çoktur. Bu, “çağdaş göçmenlerden” bir kısmı sırf hatıralarla yaşarken, diğer bir kısmı da kasten, geçmişi bir yana iter, mazi ile birlikte, ahlak kurallarını da bir tarafa atar; ahlaki değerlerin yükünü atmanın hafifliği ile zincirlerinden kurtulmuş olarak yeni bir hayata dalar.

Kökten kopma mekânda olduğu gibi, zamanda da olur. İnsanlar, doğdukları yeri terk etmeksizin de maziyi bir tarafa atıp şimdi içinde yaşamaya alışıyorlar. Birçokları geleneği aşınmış sayarak ondan kurtulmak istiyorlar. Kendi memleketin- de kaldığı halde insanın değişmesinin başlıca iki sebebi olabilir. Birincisi: iktisadi, içtimaı ve tabii şartların değişmesi, ferdi sürekli olarak intibaklara zorlamakta, dün değişmez zannedilen şeyi, ertesi gün işe yaramaz göstermektedir. İkincisi: Bu olağan değişimin yanında, hiç bir ciddi ihtiyaç olmaksızın da mali düşmanlığı yapılmaktadır. “Çağdaş uygarlık” eski olan her şeyi değiştirmek isterken, bazı değişmez gerçekleri de kaybettirmektedir. Mesela, eskinin geleneğe bağlı aile tipinin aksayan tarafları olabilirdi. Fakat onu reddeden modern zihniyet, bizzat aile müessesesini kaldırmaya yönelmektedir. Saldırgan ve gururlu, başkalarını küçümseyici bir vatanseverliğin menü tezahürlerine karşı çıkarken, vatan inkâr edilir hale gelmiyor. Böylece insan, kendisini hiç bir idealin ve heyecanın harekete geçiremediği, gayesini ve ahlaki değerlerini yitirmiş, her türlü gelenekten de soyunmuş olarak, saçma bir dünyanın ortasında boşlukta kalmış hissediyor.

Yalnızlık:
İnsanlığın değişmesinin bir başka belirtisi olan yalnızlık, “çağdaş trajedi”nin belli başlı tema’sı olmuştur. Fertlerin ve milletlerin birleştiği bir devirde, insanın yalnızlık duymasını açıklamak zordur. Yalnızlıktan bahsetmek tuhaf görünür. Çağımız A. Camus’un aktüel hale getirdiği, Yunan mitolojisindeki Sisyphe’in sürekli çilesini insana tattırmaktadır. (Yunan mitolojisine göre Sisyphe’in ebedi cezası, cehennemi bir hayatta iri kayayı, dik bir dağın tepesine çıkarmaktır. Kaya tam tepeye varır varmaz, yeniden aşağıya yuvarlanır, aynı iş tekrarlanır durur. Bu isim, güç ve ‘neticeye ulaşmaksızın, durmadan tekrarlanan bir işle uğraşan, insanlar için kullanılır) Devrimiz yazarlarınca çok işlenen bu beşeri yalnızlık, başka başka felsefi izahlara yol açmaktadır. Bu yalnızlık ister insanın Rabbinden uzaklaşmasından, ister hassas ve nazik yaratılışından, ister gururundan ve çıkarcılığından, isterse öbür insanları düşman görmesinden ileri gelsin; netice Çağdaş insanlar arasında gerektiği tarzda bir irtibatın bulunmayışıdır. Yaratıcıyı inkâr eden egzistansiyalizm, beşeri yalnızlığı, insanlığın bir kabı kabul eder. Açık veya gizli olarak “Çağımız insanına” geniş ölçüde tesir eden bu cereyan yönünden baktığımızda; var oluş gayesiz olunca, varlık bir temele dayanmayınca ve insanlar, ne tahayyüllerinin semeresi olan Yaratıcı’da ne de bir başka tabii kavramda varlıklarına bir meşruluk ve bir izah bulamayınca, artık bizi başkalarına bağlayacak bir ortak nokta nasıl bulunabilir? 18. asrın rasyonalizm’i tabiatüstünü kaldırırken, beşeri münasebetleri göz önünde bulundurarak, dinin koyduğu şefkat, kardeşlik, Allah için sevmek ilkeleri yerine bir başka unsuru, ebedi insanlığı geçirmekle, çıkardığı güçlüğü çözdüğünü sanmıştı. “Çağdaş ateizm” ise Allah’a ve hatta “ebedi insanlık” kavramına başvurmayı reddederek, insanı kâinat içinde yalnız bırakmaktadır. Materyalizm, insanın, Yaratıcıyı kabul etmekle kendisini ortadan sileceğini ileri sürerken, inkârını güya insana değer vermeye dayandırırken, istesin veya istemesin, insanlığı vardırdığı yer, onu sıfıra müncer etmek olmuştur. Öte yandan egzistansiyalizm, kendi dışındaki varlıklar, gayesiz ve şahsı hesabına kullanılacak eşya haline getirmektedir. Böylece insan varlığı da, istenildiği gibi yoğrulup şekil verilebilecek bir hamur sayılmaktadır.

Yalnızlık, insanı -bir dağ başında veya tekkede olmasa da-, benliğinin derinliğinde bir inzivaya götürmektedir. Sosyal psikoloji uzmanlarını, şimdilerde en çok düşündüren, bir arada yaşayan insanlar arasındaki haberleşme kopukluğu mevzuudur. Bu karmaşık realite, bizi üç ayrı hadise ile karşı karşıya koymaktadır: ifade, zihin açıklığı, kendini ve muhatabını tanımak Öyle görünüyor ki, şimdiki insanların birçoğu açık bir zihinle, fikir uyumunu sağlamak ve onu, ifade etmek imkanına kavuşamamaktadırlar. Bu yüzden, kendi kendilerine olduğu kadar, başkalarına da yabancı hale geliyorlar. Düşüncemizin vasıtası olan ifade de, bir büyüme rahatsızlığı geçiriyor. Ortalıkta bir mefhum anarşisi vardır. Aslında uyuşabilecek kimseler, birbirlerinin ifadelerindeki bazı tabirlere takılarak veya kendine göre mana vererek, karşılıklı düşman kesiliveriyorlar.

Konunun uzmanlarından Louis Lavelle diyor ki: “İlimlerin ilerlemesi neticesinde kelimeler, eski manalarını çok değiştirdiler. Dolayısıyla ses ile yankısı arasında bir nispetsizlik ortaya çıktı, yani söyleyenle muhatap arasında bir nevi irtibatsızlık bulunmaktadır”, Bir misal vermek için şu olaya işaret etmek isterim: Bir kaç yıl önce Erzurum’da, ortak tarafları çok olan belli başlı iki öğrenci grubu arasında büyük olaylara yol açan husus, bunlardan birinin dergilerinden birinde çıkan bir yazıda “Komünizme yaklaşımımız” deyiminin yer almasıydı. “Yaklaşım”, son yıllarda Batının etkisiyle Türkçeye yerleşen (approche) karşılığında kullanılırken, dilimizdeki “yakınlaşmak” anlamına alınarak, bir kaç yıl giren bir çekişmeye hatta son seçimlerde bir partinin aleyhinde bir propagandaya kadar götürdü. Zamanımızda öyle bir durum ortaya çıkmıştır ki, ne kadar derin ve açık olursa olsun, hiç bir fikir, ifade anarşisi karşısında direnecek durumda değildir. Komünikasyon kopukluğunun, dolayısıyla yalnızlığa düşmenin, bir başka tarafı da, “çağdaş insanların kendilerini ve başkalarını tanıma güçlüğü çekmelerinden ileri gelmektedir. Ben, kendimi tanıdığım gibi miyim? Yoksa hüviyetim, başkalarının beni tanıyışlarından mı ibarettir? Fark varsa, niçin oluyor? Neden beni yanlış tanıyorlar? Şeklindeki sorular, herkesi meşgul etmekte, çoğunu buhrana itmektedir.

Maddeci medeniyetin sıraladığımız tezahürleri, insanlığın seviyesini düşürmekle kalmamakta, aynı zamanda her birimize ait şahsiyeti tek kalıba sokmaktadır. Her şeyden önce yaşadığımız ortam, kılcal damarlar gibi tesirini üzerimize yaymaktadır. Aynı şeyleri okuyor, aynı şeylerden bahsediyor, aynı şeyleri yapıyoruz. Şehirlerin, binaların, döşenişine varıncaya kadar evlerin yeknesak manzarası, moda salgınları ve moda esareti her kişiye ait orijinalliği kısırlaştırmaktadır. Aynı fabrikadan çıkmış seri mamulleri andırıyor insanlar. Bu insanların, derinliğine mazileri, tarihleri, deruni şahsi hayatları yoktur. Ama onlar her zaman yapmacıklarla derinliğe sahip oldukları intibaını vermeye hazırdırlar. Gerçekte onların sadece ihtirasları ve iştihaları vardır. Bunlar, köklü davranışların kendilerinden beklenemeyeceği, rüzgârların önündeki kuru yapraklar durumunda, mesuliyetlerini ve mükellefiyetlerini unutmuş, yalnız, haklarının olduğuna inanan köksüz kimselerdir.

Bunun yanında, toplum hayatındaki sosyal farklar, büyük ölçüde, birbirine zıt kategorilerin oluşmasına yol açmaktadır. Bunun sonucu olarak, artık fertler hükümlerini kendi hususiyetlerinden değil, bağlı oldukları gruplardan almaktadırlar. Vazifemizin icabı olarak bilmemiz gereken veya kendimizi göstererek öğünmek kastı ile bizden cevap bekleyen her soru, cevabını kendi kabiliyet-ve hususiyetlerimizde değil, bizim grubumuzun basınından yapılan aktarmalarda buluyor. Böyle olunca gazeteler, artık mesele bile vazetmiyor, sadece parsellediği çevresine göre yorum yetiştiren bir yayın organı haline geliyor. Güdümüne girilen bu rehberler, açıktan açığa yol göstericilik iddiasında olmadıklarından, taklitçilerin fikir ve şahsiyet yoksullukları gizli kalmaktadır. Hâkim olan taklit ve başkalarıyla uzlaşma duygusu kritik unsurunu uzaklaştırıyor. Çağımızın büyük paradokslarından biri de, insanların başkalarına benzemeleri içinde, devamlı olarak ‘devrim” yapmak iddialarıdır, Devrimciliği kimseye kaptırmak istemeyen Marksistlerin bile yaptıkları, yüz kusur sene önce ortaya sürülen bir teorinin izleyicileri olmaktan ibarettir.

Şahsiyetleri silen grup taassubunun bir sonucu da, yan yana bulunan insanların, farklı düşüncelerini sakin bir hava içinde ortaya koyup görüşme durumuna girememeleri olmaktadır, Farklı insanların, görünüşte karşı karşıya konuştuklarını (ki bu da fazla değildir) inkâr etmiyoruz. Fakat bu durumda da tartışanlar, daha doğrusu çarpışanlar müşahhas kişiler değil, mücerret kategorilerdir. İnsanlar konuşa konuşa anlaşabilir ama cansız mücerret kategoriler, taassuplar irtibat sağlayamazlar. Kişileri ihmal etmenin temelinde, maddecilikten gelen bir bakış vardır. Bu telakki insana, eşya gibi “yeri doldurulabilir, bir başkası onun yerini tutabilir” nazarıyla bakar- Muasır bir batılı yazar, hayal kırıklığına uğramış bir kadına, nişanlısına karşı şu sözleri söyletir: “Sizin medeniyetinizin hiç bir insanı, çile çekecek kapasitede değildir. Sevgi, ancak her bir insana “yeri doldurulamaz” olarak bakan bir cemiyette bulunabilir. Oysa sizin mensup olduğunuz medeniyet her insana “yeri başkası tarafından doldurulabilir” nazarıyla bakar. Sizler, sevdiğinizi iddia ettiğiniz insanda ve dolayısıyla kadın- da, Allah (yahut tabiat> tarafından, bir basımda ve tek nüsha olarak yaratılmış bir varlık görmüyorsunuz. Size göre insan, seri halde var edilmektedir. Sizin nazarınızda bir kadının yerini bir başkası tutabilir... Siz onların ne ümitleri, ne de ümitsizlikleri ile ilgilenirsiniz. Siz rakamlarla uğraşırsınız. Mefhumlardır, tecritlerdir sizi ilgilendire sadece, insanlar değil!”

__________________


Sultan ŞAH isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Yukarı'daki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.


(Tümünü Görüntüle Konuyu Görüntüleyen Üyeler: 1
Sultan ŞAH
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Açma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum hakkında Kullanılan sistem hakkında
Forumaski paylaşım sitesidir.Bu nedenle yazılı, görsel ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenmektedir.Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir.Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazılı, görsel ve diğer materyalleri 48 saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi bu linkten bize yapabilirsiniz.

Telif Hakları vBulletin® Copyright ©2000 - 2016, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.

Saat: 04:33