Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu
 

Go Back   Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu > Kültür - Sanat > Kültür - Sanat - Tarih
facebook bağlan


Tarihte Kullanılan Kavramlar - B

Kültür - Sanat - Tarih kategorisinde açılmış olan Tarihte Kullanılan Kavramlar - B konusu , Tarihte Kullanılan Kavramlar - B Babıali Baskını İttihat ve Terakki Cemiyetinin hükümeti ele geçirmek için 23 Ocak 1913’te yaptıkları kanlı baskın. İttihat ve Terakki komitesi İkinci Meşrutiyet'in ilanından ve 31 ...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 07.02.2015, 19:37   #1 (permalink)
Süper Üye

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
tick Tarihte Kullanılan Kavramlar - B



Tarihte Kullanılan Kavramlar - B

Babıali Baskını

İttihat ve Terakki Cemiyetinin hükümeti ele geçirmek için 23 Ocak 1913’te yaptıkları kanlı baskın.
İttihat ve Terakki komitesi İkinci Meşrutiyet'in ilanından ve 31 Mart Vakası'ndan sonra orduya dayanarak hükümeti ele geçirmişlerdi. Yalnız kısa bir zaman sonra asker ocağını siyasetle uğraştırmanın cezasını çekerek “Halaskâr Zabitan Grubu”nun tazyikiyle yıkıldılar. Fakat tekrar orduyu elde etmek suretiyle yeniden iş başına gelmek için gizli bir faaliyete giriştiler.

Nitekim Balkan Savaşı'nın şiddetle cereyan ettiği ve düşman ordularının İstanbul kapılarına dayandığı sırada İttihatçılar Kâmil Paşa Hükümetini devirmek ve çeşitli entrikalarla hükümeti elde etmek için çalışıyorlardı.

Önce Balkan Savaşının neticeleri ne olursa olsun büyük devletlerin sınır değişikliğine müsaade etmeyecekleri bu sebepten Türkiye’nin zararı olmayacağı propagandasını yaptılar. 81 yaşındaki Kâmil Paşa bir ara istifa edip yeni bir kabine kurmayı düşündü. Sonra bu fikrinden vazgeçince İttihatçılar bu sefer Kâmil Paşanın Edirne’yi Bulgarlara bıraktığı şeklinde akıl almaz ve yıkıcı bir propagandaya giriştiler. Bu arada başkumandan vekili Nazım Paşa Sadrazamın muhalefetine rağmen orduda bozgunculuk yaptıkları için tevkif edilen İttihatçıları serbest bıraktı. Nazım Paşa daha önce Kurmay Albay Cemal Beyi Menzil Müfettişi Umumisi Kurmay Yarbay Enver Beyi de Kolordu Kurmay Başkanı yapmıştı. Böylece en stratejik merkezlere İttihatçılar getirilmişti. Bütün bu işler Balkan Savaşının en acıklı günlerinde cereyan ediyordu.

23 Ocak 1913 günü Bulgarlar Edirne ve Çatalca önlerindeyken Kurmay Albay Enver Bey (Paşa) sabıkalılardan müteşekkil 20-50 kişilik bir çete ile Babıali’yi bastı. Babıali’yi muhafaza ile ilgili muhafız bölüğü Dahiliye Nazırının haberi olmadan Cemal Bey (Paşa) tarafından yerlerinden alınmış ve başka bir yere ***ürülmüştü. Böylece baskıncılar rahatça içeri girdiler. Baskının kanlı safhaları dış sofada cereyan etmiştir. Dış sofa mücadelesinde 11 kişi öldürüldükten sonra başlarında Enver ve Talat beylerin bulunduğu çeteciler iç sofaya daldılar. Kendilerini engellemek isteyen sivil polis komiserini öldürdükleri sırada Harbiye Nazırı Nazım Paşa ile karşılaştılar. Nazım Paşa Enver’e; “Beni aldattın hani siyasetle uğraşmayacağına dair namus sözü vermiştin!” deyince fedaisi Yakub Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla alnından vurularak öldürüldü.

Bundan sonra Talat ve Enver sadrazam Kâmil Paşanın odasına girerek onu istifaya zorladılar. Ancak Kâmil Paşa devletin içinde bulunduğu durumu izah ederek böyle bir darbeyle hükümetten çekilmesinin felaketi arttıracağını söyledi. Fakat silahla tehdit edilmesi üzerine istifa etti. Böylece yaşlı sadrazamın siyasî hayatı sona erdi. Bu sırada Babıali Baskınını duyanlar mahşerî bir kalabalık meydana getirmişlerdi. Toplanan kalabalığa İttihatçıların meşhur hatibi Teğmen Ömer Naci nutuk çekiyordu. Sokaktaki kalabalık arasında Almanya Büyükelçiliği Baştercümanı da vardı. Baskın planı için Almanya Büyükelçiliğinde yapılan toplantı sonunda Berlin’in izni alındığı açıkça görülüyordu. 1876 ve 1909 darbelerinin arkasında İngiltere vardı. Almanya ise Türkiye’de ilk defa bir darbeye karışıyor ve destekliyordu.

Sadrazamın istifa mektubunu alan Enver Bey saraya gitti. Babıali’de kalan Talat Bey kendini “Dahiliye Nazır Vekili” tayin ederek bu unvanla valilere emirler gönderdi. Kâmil Paşa Hükümetinin Adalarla Edirne’yi düşmana verdiği için millet ve ordu tarafından ıskat edildiğini bildirdi. Halbuki ne Edirne ne de Adalar Kâmil Paşa tarafından düşmana asla verilmiş değildi. Edirne’yi güya kurtarmak iddiasıyla Babıali’yi basıp hükümeti zaptetmiş olan İttihat ve Terakki komitesi Kâmil Paşanın kabul etmediği bu yerlerin teslim şartını hiç sıkılmadan kabul ederek bütün Rumeli topraklarıyla beraber Edirne’yi de düşmana terk etti. Bu tarihi ihanetlerini de ters-yüz ederek millete anlattılar.

Bu hükümet darbesinden sonra sadrazamlığa Mahmud Şevket Paşa getirildi. Babıali baskını neticesinde İttihatçılar fiilen yeniden iktidara geldiler.

Babıali Yangınları

Osmanlı Devletinin idari merkezi olan Babıali'nin; 1740 1755 1808 1826 ve 1839 senelerinde tamamen 1878 ve 1911 senelerinde ise kısmen yanmasına sebep olan yangınlar.
1740 yangını: Bu yangın sadrazam Mehmed Paşanın devrinde vuku bulmuştur. Harem ağalarının oturdukları kısımda başlayan yangın kısa bir sürede binayı sarmış havanın rüzgârlı olması yüzünden arz odası hasır odası ve bitişik daireler tamamen yok olmuştur. Devrin padişahı Sultan Birinci Mahmud söndürme çalışmalarına bizzat nezaret etmiştir. Ancak kısmen kurtarılan kısımlar da birkaç gün sonra çıkan bir yangınla kül olmuştur.

1755 yangını: Silahdar Tevkii Ali Paşanın sadrazamlığı sırasında meydana gelen yangın esnasında Babıali binası da tamamen yanmıştır. Demirkapı semtinde çıkan yangın kısa bir sürede bütün semti sarmış ve yangında ev eşyalarını kurtaranlar mallarını Sultan Üçüncü Osman’ın emriyle Gülhane Parkına koymuşlardır. Babıali binası inşa edilinceye kadar işler Esma Sultan’ın Kadırga semtindeki konağına nakledilmiştir.

1808 yangını: Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa'ya karşı ayaklanan yeniçerilerin kasten çıkardıkları yangındır. 1808 yangınında da tamamen kül olan Babıali’nin bir sene sonra yeniden inşasına başlanmış bilahare binanın tamamlanmasıyla buraya taşınılmıştır.

1826 yangını: Büyük Hocapaşa yangını sırasında Babıali de yanmıştır. 36 saat süren bu yangın esnasında Babıali Çifte Saraylar Büyük Çarşı semtlerinde sayısız bina kül olmuştur. Babıali dairesi yangın neticesi geçici olarak Şeyhülislamın dairesine taşınmıştır. Babıali tekrar 1828’de yeniden inşa edilen binasında hizmet vermeye başlamıştır.

1839 yangını: Dahiliye dairesi ahırlarından çıkan yangın binayı tamamen kül etmiştir. Devlet işlerinin gecikmesini önlemek için memurlar önce Necip Efendi Konağına oradan da Defterdarlık binasına taşındılar. 1844’te inşaatı bitince merasimle açıldı ve çalışmalar kârgir olarak yapılan binada devam etti.

1878 yangını: Rivayete göre yangın odacıların ihmali neticesi Şura-yı Devlet Dairesinde çıkmış ve altı saat devam etmiştir. Ahkam-ı Adliye Dairesi Dahiliye ve Hariciye nezaretleri tamamen kül olmuştur. Sadrazamlık Dairesi ise büyük gayret sonucu kurtarılabilmiştir.

1911 yangını: Sabaha karşı çıkan bu yangında Sadrazamlık ile Hariciye Nezareti daireleri kurtulmuştur. Şura-yı Devlet Dahiliye Nezareti Mektubcu Teşrifatçı Beylikçi Sadaret Kalemi daireleri ile Vakanüvis daireleri tamamen yanmıştır.

Çeşitli tarihlerde kısmen veya tamamen olmak üzere vuku bulan Babıali yangınları sırasında evrak ve vesikalara hiçbir şey olmaması Osmanlı Devleti'nin mükemmel işleyen bir arşiv teşkilatı olduğunu göstermektedir. Babıali hazine-i evrakı orada özel olarak yapılmış mahzene konur her gün o evraktan lazım olanlar kalem dairelerine getirilir ve işi bitsin bitmesin akşamları tekrar mahzene konur sabahları yine getirilirdi. Bazen bu hususa riayet edilmemesi yüzünden Babıali yangınlarında odalarda bulunup mahzene konmayan evrakların yandığı görülmüştür.

Batılılaşma

Batı'nın ilimde fende tecrübede sanatta imar ve refah vasıtalarında bulduklarını öğrenmek yapmak ve bunlardan faydalanmaya çalışmak.
Osmanlı Türkleri 15 16 ve 17. asırlarda siyasi sahada olduğu gibi medeniyet seviyesi içtimaî yani sosyal nizamı ve ahlaki üstünlüğü ile dünyada en ileri seviyede bulunuyordu. Onlar mensubu oldukları İslam dinine ve onun güzel ahlâkına iyilik çalışkanlık adalet gibi emirlerine sarıldıkları müddetçe çağın zirvesine çıkmış ve diğer milletlere üstün ve örnek olmuştur. Dünyanın en mühim ticaret yolları önemli ülkeler şehirler ve denizler Osmanlı hakimiyeti altındaydı. İki saatlik bir savaş sonunda bir devleti bütünüyle idareleri altına alabilecek bir güce sahiptiler. Karşılarında rakip olabilecek bir kuvvet yoktu. Bu sebeple Osmanlı Devleti hakim bir vaziyette seyrine devam ediyor onu daha yeni hamleler ve teknik buluşlar yapmaya sevk edecek itici sebepler görülmüyordu.

Buna karşılık 10. yüzyıldan beri açlık sefalet hastalık ve zulüm içerisinde en mühimi Müslümanlar karşısında mahkûm bir vaziyette bulunan batı toplumu için aynı durum söz konusu değildi. Çünkü onların karşısında tatbik edebilecekleri yüksek ve parlak bir ilim örnek alabilecekleri gelişmiş bir medeniyet mevcuttu. Nitekim onlar Haçlı seferleri ve çeşitli vesilelerle İslam memleketleri ile olan irtibatları sırasında bu medeniyeti tanıma fırsatı buldular. Rönesans denilen hamlelerinde bunun büyük tesiri oldu.

Diğer taraftan Avrupalılar doğunun bilhassa Hindistan'ın tabiî ürünlerinden ancak Osmanlılar vasıtasıyla istifade ettiklerinden onlara pahalıya mal oluyordu. Bu sebeple ihtiyaçları olan maddeleri doğrudan kendi mahalline giderek temin etmeyi düşündüler ve deniz yoluyla Hindistan'a ulaşabilme çarelerini aradılar. Bu yüzden pekçok deniz seyahatleri yaptılar. Bu faaliyetleri sırasında denizcilik bilgi ve tecrübeleri genişledi. Denizcilik mektepleri açarak bu bilgi ve tecrübelerini ilerlettiler. Donanmalarını bu bilgilerle teçhiz ettiler. Diğer harp sahalarında da bu bilgi ve tecrübelerinden faydalandılar. Neticede savaş meydanlarında Osmanlılar üzerinde de üstünlük kurmaya başladılar. Öyle ki 17. asrın başlarında Osmanlı donanmasının hala kürekli ve yelkenli olmasına karşılık onlar donanmalarını kalyonlarla donatmışlardı.

Avrupa devletlerinin elde ettikleri bu üstünlüğün sonunda kara ve denizdeki başarısızlıklar Osmanlı devlet adamlarının dikkatini çekti. Osmanlı padişahları ülkelerinin kaybettiği üstünlüğü tekrar kazanmak gayesiyle batının ilim ve tekniğini Türkiye'ye aktarmak için her türlü imkânı seferber etti.

Sultan Üçüncü Ahmed Han döneminde (1703-1730) Avrupa devletleri ile siyasî münasebetler kuruldu. Bu sırada Paris'e giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi burada birçok müesseseleri gezdi ve raporlar sundu. Oğlu Mehmed Said Efendi ise ilk Türk matbaasının açılması için izin istedi. Şeyhülislam Abdullah Efendi matbaanın çok hayırlı bir hizmet olacağına ve açılması gerektiğine dair fetva verdi ve matbaa kuruldu. Rochfart isminde bir Fransız subayına Osmanlı ordusunun ıslahı için rapor hazırlatıldı.

Sultan Birinci Mahmud (1730-1754) Sultan Üçüncü Mustafa (1757-1774) ve Sultan Üçüncü Selim (1789-1807) devirlerinde de bu faaliyetler devam etti. İbrahim Müteferrika Tatarcık Abdullah Efendi Koca Sekbanbaşı ve Vak'anüvis Asım Efendi gibi ilim ve devlet adamları padişahlara takdim ettikleri eserlerinde Avrupa devletlerinin askeri teşkilatı nizam ve talimleri hakkında bilgiler verdiler. Bu raporlar ışığında Osmanlı Devletinde bilhassa askerî alanda pekçok düzenlemeler yapıldı. Avrupa taktik disiplin ve silahlarının kullanılabilmesi için topçu ve humbaracı ocakları ıslah edildi. Kâğıthane'de kurulan askerî bir ocak tamamen batı tekniği tarzında eğitime başladı. Burada Fransız subaylarından da istifade edildi. Bu faaliyetlerin geliştirilmesi için Avrupa'da daimî elçilikler ve konsolosluklar açılmaya başlandı. Nizam-ı cedid adı ile yeni ve modern bir ordu kuruldu. Osmanlı Devleti kısa bir süre sonra bu gelişmelerin faydasını gördü. Napolyon'un Mısır'ı işgal teşebbüsü bu talimli ve disiplinli birlikler tarafından önlendi. Rusya ve Avusturya orduları karşısında başarılar elde edildi. Fakat teşkilatı bozulmuş disiplini kalmamış askerlikten çok esnaflıkla uğraşan söz dinlemez isyankâr bir güruh haline gelmiş Yeniçeri Ocağı bu gelişmelere karşı çıktı. Neticede batının tekniğini alarak devleti yeni bir nizama ve hayatiyete kavuşturmaya inançlı ve kararlı olan Üçüncü Selim Han bu asilerce şehid edildi.

İkinci Mahmud Han (1808-1839) tahta çıkar çıkmaz amcası Üçüncü Selim'in yarım bıraktığı ıslahat programını gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Askeri reformları istemeyen Yeniçeri Ocağını 1826'da ortadan kaldırdı. Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adı ile yeni bir ordu kuruldu. Ordunun talim ve terbiyesi için Avrupa'dan mütehassıslar getirildi. Mühendishane-i Bahri-i Hümayun ihya edildi. Türkiye'de ilk buharlı gemiler satın alınarak Türk deniz kuvvetlerine kazandırıldı. Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane açıldı. Devlet memurlarının yetişmesi için Mekteb-i Maarif-i Adli kuruldu. Açılan okulların seviyesini yükseltmek ve lüzumlu fen ve teknik kitapların tercümesi için batı dillerinde tercüme büroları açıldı.

Görüldüğü üzere batılılaşma adı verilen hareketin esası İkinci Mahmud devri sonuna kadar sadece askeri ve teknik sahada ilerlemek ve bunun için batının lüzumlu olan ilminden istifade etmekti. Bu gaye ile gerekli bütün teşebbüsler yapıldı. Ancak bu çalışmalar daha çok Avrupalı subay ve uzmanların kontrolünde oluyordu. Oysa yeni kurulan askeri ve teknik müesseseleri mektepleri devam ettirebilmek ve bunlardan büyük ölçüde faydalanabilmek için kendi insanını yetiştirmek lazımdı. Bunun için ilk defa olarak 1827'de Paris'e öğrenci gönderildi ve sonraki yıllarda da bu uygulama devam etti.

Diğer taraftan batılılar Osmanlı Devletinin ilmi ve teknik alandaki ilerlemelerine mani olabilmek ve onları içte ve dışta zayıflatmak için bütün güçleriyle çalışıyorlardı. Osmanlı ülkesine gönderdikleri sefirler tüccarlar bilginler ve ajanlar vasıtasıyla azınlıkları tahrik ediyor bölücülük yapıyor ve nüfuz edebildikleri devlet adamlarını kullanarak ihtilaller bile çıkarabiliyorlardı. Nitekim İkinci Mustafa Han'ın tahttan indirilmesi Patrona Halil ve Kabakçı Mustafa isyanları hep onların gizli faaliyetlerinden kaynaklanıyordu. Şimdi ise Türk gençleri kendilerinden istifade etmek üzere ayaklarına kadar gelmişti. Onlar bu gençleri memleketlerine döndüklerinde gayelerine uygun bir şekilde kullanabilmek için metodlu telkinlerde bulundular. Bu telkinlerin üç ana hedefi vardı. Bunlar; gençlerin Osmanlı Hanedanına itaat duygusunu kırmak dini metanetlerini zaafa uğratmak yabancı fikir ve adetlere alıştırarak yozlaştırmaktı. Böylece bünyelerindeki tahribat tamamlanmış olacaktı. Gerçekten de birkaç yıl içerisinde batı ülkelerine giden gençlerin pek çoğu bedeni Türk; fakat düşünüşü anlayışı ve yaşayışı itibariyle tam bir Avrupalı haline geldi.

Avrupalılar diğer taraftan aynı gayeye dönük planlarını ülkelerine gelen dini yönü zayıf ve sefahate düşkün Osmanlı Devlet adamları üzerinde de deniyorlardı. Avusturya büyükelçisi Sadık Rıfat Paşa ile Londra büyükelçisi Mustafa Reşid Paşa bunlar arasındaydı. İskoç Mason teşkilatı üyesi Lord Rading bilhassa Reşid Paşa ile sıkı bir dostluk tesisine muvaffak oldu. Onun idarede en yüksek mevkilere gelebilmesi için çalışacağını ve İngilizlerin desteğini devamlı yanında tutacağını bildirdi. Tatlı vaatlere aldanan Reşid Paşa Mason locasına üye oldu. Lord Rading ona devlet idaresinde yapılması gereken ıslahatları telkin etti. Mustafa Reşid Paşa bu telkinler ile İkinci Mahmud Hana; "Batılıların Osmanlı Devletine bilhassa Müslüman ve Hıristiyan tebaa arasında eşitlik gözetmediği için düşman olduğunu müslim ve gayrimüslim ayrılığının kaldırılması gerektiğini bu hususlarda yapılacak ıslahatı bir hatt-ı hümayunla ilan etmesini" teklif etti. Reşid Paşanın isteklerinin İngilizlerin arzusu ve emeli olduğunu iyi bilen padişah bu teklifleri reddetti.

Ancak 1839'da İkinci Mahmud Hanın vefatı Osmanlı Devleti'nin Mısır valisi Mehmed Ali Paşa isyanı karşısında düştüğü durum ve nihayet tahta 16 yaşında genç ve tecrübesiz Abdülmecid Han'ın çıkması İngilizlere bekledikleri fırsatı verdi. Mısır meselesinde destek olmaları vaadiyle genç padişaha Mustafa Reşid Paşayı sadrazamlık makamına tayin ettirdiler. Reşid Paşa da daha önce Lord Rading'le beraber hazırlamış olduğu reform ve ıslahatları Tanzimat Fermanı adı altında yayınlatarak yürürlüğe koydu. Bu ferman sayesinde büyük vilayetlerde mason locaları açıldı. Casusluk ve hıyanet ocakları açılıp çalışmaya başladı. Osmanlıyı geri bırakan sebepler olarak İslamiyet gösterilmeye çalışıldı. Gençlere ecdat düşmanlığı aşılandı ve milli birlik parçalandı. Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen hesap hendese astronomi dersleri "din adamlarına lazım değildir" denilerek kaldırıldı. Batının günlük kültürü Osmanlı toplumunu sarsmaya başladı. Giyim ve ev eşyalarından evlerin stili ve insanlar arası ilişkilere kadar Avrupa örf ve adetleri yayıldı. Nihayet konu batılı kanunların alınması meselesine kadar geldi. Reşid Paşa ekolünden yetişen Âlî Fuad Kabuli ve Midhat paşalar mahkemelerde Fransa medeni kanunlarının uygulanmasını istediler. İstanbul'daki Fransız elçisi Marqui de Mousteir Fransız medeni hukuku hakkında malumat vererek onların fikirlerini destekledi. Halbuki bu kanunlar batı insanının aile toplum iktisat ve siyaset anlayışını temsil ettiklerinden Osmanlı cemiyetinin yapısına ters düşüyordu. Nitekim meşhur hukukçu ve tarihçi zamanın adliye nazırı (Adalet Bakanı) Ahmed Cevdet Paşa ve taraftarları bu görüşün karşısında yer aldılar. Ahmed Paşaya göre; "Bir milletin temel kanunlarını değiştirmek o milleti ölüme mahkum etmek" demekti.

İşte Üçüncü Ahmed Handan itibaren "Avrupalıların ilim ve tekniğini tatbik etmek" şeklinde kabul edilen batılılaşma Tanzimat devri aydınlarınca "batının sadece kültür örf ve adetlerini almak ve batılı gibi yaşamak" şeklinde benimsendi ve yozlaştırıldı. Konu aslından saptırıldı. Bu şekilde düşünmek aydın olmanın icabı sayıldı. Batılılaşmayı gerçek manasında anlayanlara gerici yobaz denildi. Devlet kademeleri tamamıyla Mustafa Reşid Paşa zihniyetinde yetişenlerin eline geçti. Avrupa'da tahsil yapmış denilerek işbaşına getirilenlerin kısa bir süre sonra ilim ve teknikten habersiz tek sermayelerinin İslam düşmanlığı ve kuru bir Avrupa hayranlığı olduğu görüldü. Batının ilim ve tekniğini alma gayesiyle Avrupa'ya giden bu gençlerden her biri dönüşte ateşli bir hatip veya yazar kesiliyor ve Osmanlı Devletini meşruti bir rejime oturtmak için gayret sarf ediyorlardı. Onlara göre padişahın yetkileri azaltılmalı ve asıl iktidar meclise devredilmeliydi. Böylece batılılaşmanın en önemli unsurlarından olan devlet idaresinde çok seslilik sağlanacaktı. 1876'da İkinci Abdülhamid Han'ın ilan ettiği meşrutiyet neticesinde kurulan ve çoğunluğunu Türk olmayanların meydana getirdiği meclis altı ay içerisinde devleti felaketlerin eşiğine getirdi. Osmanlı cemiyetinin henüz böyle bir sisteme hazır olmadığını ve o şartlar içerisinde Meşruti idarenin ülkeyi yıkıma ***ürdüğünü gören padişah meclisi feshetti.

Devleti tam otuz bir sene dahiyane bir siyaset ve adaletle yönetti. İçte Ermeni Rum Bulgar Arnavut çetecileri dışta bunları destekleyen süper güçler ve mason teşkilatlarının çalışmalarına rağmen devletin bütünlüğünü korudu. Ayrıca bu büyük meseleler yanında ülkesini ileri bir seviyeye ulaştırmak için eğitim sanayi imar haberleşme ve memleket kalkınmasında büyük hamleler başlattı. Her vilayette mektepler hastaneler yollar ve çeşmeler yaptırdı. Mekteb-i Mülkiye Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Ticaret Mektebi Hukuk Yüksek Mühendis Mektebi Bursa'da İpekçilik Mektebi Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi Yatılı Kız Lisesi Mülkiye Lisesi Üsküdar Lisesi Maden Arama Mektebi Fen ve Edebiyat Fakülteleri Dilsiz ve Sağırlar Mektebi Haydarpaşa Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane Gülhane Tababet-i Askeriye Tatbikat Mektebi açılan eğitim müesseselerinden sadece bir kaçıdır. Ayrıca ziraat sanayi ve ticaret odaları açıldı. Hereke kumaş fabrikası çini fabrikası Kadıköy havagazı fabrikası Hamidiye kâğıt fabrikası mum fabrikası kuruldu. Ereğli kömür ocakları işletildi. Musul ve Kerkük civarında petrol kuyuları açıldı. Medine-i münevvereye kadar telgraf hattı ve ülkenin dört bir yanı demiryolu ile döşendi.

Avrupalıların Osmanlı devlet adamları ve aydınları bünyesinde yaptıkları tahribat pek büyüktü. Bunlar batıda mevcut parti fırka ve hizipçilik gibi her türlü sosyal müesseseyi devletlerinin bünyesine uygun olup olmadığını düşünmeden tatbik etmeye çalışıyorlardı. Bu maksatlarının tahakkuku için her türlü gayri meşru yolu deniyor hatta Ermeni Rum Bulgar Yunan ve Arnavut çetecileriyle işbirliği yapıyorlardı. Nihayet İkinci Meşrutiyetin ilanı ile kısmen ve 1909'da Sultan Abdülhamid Hanı tahttan indirerek bu isteklerine tamamen kavuştular. Böylece batılılaşma adı altında parti ve hizipçilik memlekete hakim oldu. Bu idare 10 milyon km2 toprağı olan Osmanlı ülkesini 10 yılda bitirerek düşmanlarının insafına terk etti.

Türk milletinin gözü önünde tamamen mecrasından saptırılmış batılılaşma adı altında böylesine acıklı bir manzara mevcutken yüz yıla yakın bir süredir halâ bu mevzu üzerinde tartışmalar sürmekte ilim fen ve teknik sahalarında bu mesafenin kat edildiği görülmemektedir. Meşhur Alman filozofu Ranke: "Eğer millet lâyık olduğu mevkie yükselememiş ise bilin ki hayatına bir kasıt vardır" demektedir. Gerçekte de tarihte parlak medeniyetler tesis etmiş Türk milletinin en önemli bir vasfı da ilim ve fende gerçekleştirilmek istenen hamlelere karşı hiçbir zaman karşı çıkmamış olmasıdır. Onun mukavemeti ve itirazı ancak örf ve adetlerine lüzumsuz yere müdahale edildiği zaman olmuştur. Bu ise kültür bütünlüğü ve istiklali bakımından çok sıhhatli bir tepkidir. Türk toplumu hakkında bu hususta en iyi hükmü Fransız akademisi üyesi Claude Farrere vermektedir. O; "Yeni Türkiye'yi saran en bulaşıcı en kötü mikrop şüphesiz siyaset mikrobu. Günümüzün Türkleri kitaplarda okudukları kimselere benzemek istiyorlar. Bu bakımdan şuurlu veya şuursuz olarak komşularında gerçekten yeni olan her şeyi kopya etmişler bilhassa ilerici olduklarını iddia eden komşularından. Rusya da bunlardan biri. Fransa da... Eski Türkiye'yi medeniyete ***üren tek vasıta İslam'dı. Gerçek imanları vardı. Kadınları da kendileri gibi mümindi. Toprağına çok çeşitli ve derin köklerle bağlı bir halkın dinini kökünden sökmeye kalkışmanın iyi bir şey olduğunu iddia edemeyeceğim. Menşelerine (asıllarına) çok yakın olan bir halkın iç dünyasının temelini teşkil eden dinini kökünden sökmeye kalkışmanın çok ciddi ve tehlikeli bir şey olduğuna eminim" diyerek hakikati bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir.

Netice olarak 1839'dan itibaren batılılaşma "yabancıların kültürleriyle yoğrulma" gibi maksadından uzak bir manâda ele alındığı içindir ki Türkiye ilim ve teknikte istenilen seviyeye ulaşmak şöyle dursun sürekli geriledi. Nitekim bugün pekçok Afrika ülkesi bile ilmî araştırmalarda Türkiye'yi geçmiş bulunmaktadır. Japonya ve Kore gibi ülkeler ileri seviyedeki devletlerin teknik gelişmelerini kendi kültürleri ile mecz ederek kullanmak suretiyle 50 yıl gibi kısa bir süre içerisinde ilimde sanatta teknikte hattâ ticaret ve ekonomide dünyanın süper güçleri arasına girdiler.

Türk milleti batılılaşmayı gerçek manasında kavrayıp tatbik edebildiği gün ileri milletler seviyesine ulaşmaya ve lâyık olduğu mevkii kazanmaya namzed olacaktır.

Berat

Resmi belge senet. Osmanlı Devleti'nde bir kimseye verilen rütbe nişan veya toprak imtiyazını gösterir padişah fermanı. Berata; nişan berat-ı şerif nişan-ı şerif ve hüküm de denilmektedir.
Beratlarda istenilen hizmetin adı mahalli maaşı veya geliri verilen şahsın ismi ne için verildiği; kumandanlık serdarlık gibi mühim bir vazife ise berat alanın selahiyet derecesi açıkça belirtilirdi. Böylelikle elinde berat olan şahsın bu selahiyet belgesinin dışına çıkması önlenmiş olurdu.

Beratların muhtelif çeşitleri vardır ki bunlar timar beratı iltizam beratı muafiyet beratı mulakat beratı malikane beratı imtiyaz beratı beylerbeylik nişancılık defterdarlık vezirlik gibi memuriyet beratları imamet hitabet feraşet ve tababet izni verildiğini belirten beratlar ile serdarlık beratları gibi. Berat verilen kimseden “berat resmi” ismiyle bir vergi alınırdı. Timar beratı bir şahsa verildiğinde beratta timar sahibinin hüviyeti timar verilen sancağın kazası köyü timarın miktarı verilme sebebi ilk mi tahvilinden mi mahlulünden mi (yani birinin üzerinden alarak mı) verildiği senelik gelir ve istenilen hizmet kayıtlı olurdu.

İltizam beratlarında berat verilenin ismi iltizamın verilme sebebi geçerliği olduğu tarihler iltizam bedeli ve taksitleri iltizamın ne şekilde idare edileceği muhakkak belirtilirdi.

Bunlar da verilen şahsın itibarına rütbesine ve verilen şeyin önemine göre sade veya ağdalı bir lisan kullanılırdı. Verilen beratlar veren padişahın hayatıyla kayıtlıydı. Padişahlar değiştikçe yeni padişahın tuğrası bulunan yeni berat verilir ve bu beratlardan yarım resim (vergi) alınırdı. Yapılan işleme “tecdid-i berat” denilirdi.

Boğazlar Meselesi

İstanbul Boğazı Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazından yabancı gemilerin geçişiyle ilgili olarak milletlerarası diplomaside çeşitli zamanlarda ele alınan anlaşmazlık.
Osmanlı Devleti Karadeniz'e Marmara Denizine ve boğazlara hakim olduğu sırada boğazlarla ilgili bir mesele olmamıştır. Ancak Rusya 18. yüzyılda Karadeniz'in kuzey kıyılarına hakim olunca Osmanlı Devleti 1774'te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması'yla Rus ticaret gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı tanıdı. 1798 ve 1805 Osmanlı-Rus İttifak antlaşmalarıyla Karadeniz bütün yabancı devletlerin savaş gemilerine kapatıldı. Rus savaş gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı tanındı ve yabancı savaş gemilerinin Karadeniz'e zorla girmek istemeleri durumunda da Osmanlı-Rus donanmalarının birlikte karşı koymaları hükme bağlandı. Fakat bu antlaşma kısa bir müddet sonra 1807 Osmanlı-Rus Savaşı ile yürürlükten kalktı.

Osmanlı Devleti 5 Ocak 1809'da İngiltere ile imzaladığı Kala-i ********* (Çanakkale) Antlaşması ile Boğazları yabancı savaş gemilerine kapalı tutmayı taahhüt etti. 1829 Edirne Antlaşması'yla Rusya Boğazlardan ticaret gemilerini geçirme hakkını yeniden elde etti. Ayrıca Osmanlı Devleti Boğazları sulh içinde bulunduğu bütün devletlerin ticaret gemilerine açtı. Sultan İkinci Mahmud Han 1833'te Mısır meselesinde aldığı yardım karşılığında Hünkâr İskelesi Antlaşması'nı imzalayarak Boğazları Rusya lehine yabancı savaş gemilerine kapatmayı kabul etti. Bu antlaşma büyük Avrupa devletlerinin Boğazların sulh döneminde Osmanlı olmayan bütün savaş gemilerine kapalı tutulması kuralını benimsediği 15 Temmuz 1841 Londra Boğazlar sözleşmesi ile iptal edildi. Buna rağmen Osmanlı Devletinin müttefiki olan İngiltere ve Fransa Kırım Savaşı sırasında Rusya'ya saldırmak üzere donanmalarını Boğazlardan geçirdiler. Londra Boğazlar Sözleşmesi bütün savaş gemilerinin Boğazlardan Serbest geçişine izin veren 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Boğazlar Sözleşmesine kadar yürürlükte kaldı. Birinci Dünya Savaşı sonunda 30 ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi'nden sonra Boğazların hakimiyeti fiilen Osmanlı Devletinin elinden çıkıp tamamen İtilaf Devletlerinin eline geçti.

Lozan Antlaşması'yla birlikte aynı anda imzalanan Lozan Boğazlar Sözleşmesinin sonunda Boğazlar askerden arındırıldı. Savaş gemilerinin geçişi herhangi bir izne bağlı olmadan tamamen serbest bırakıldı. Sulh döneminde yabancı ticaret gemilerine geçiş serbestliği tanındı. Bir savaş döneminde Türkiye'nin tarafsız olması halinde de sulh dönemindeki kaideler geçerli sayıldı. Türkiye'nin taraf olduğu bir savaş halinde tarafsız gemilerin düşmana yardım etmemek kaydıyla Boğazlardan serbestçe geçmesi hükme bağlandı.

Türkiye; Lozan Boğazlar Sözleşmesinin Türkiye'nin hükümranlık haklarını kısıtlayan hükümler taşıması sebebiyle Boğazlar rejiminin statüsünde ilk defa 1933 Londra Silahsızlanma Konferansında dile getirilen bir değişiklik talebinde bulundu. İtalya dışında Lozan Boğazlar sözleşmesini imzalayan devletlerin katıldığı Montreux Konferansı sonunda Boğazları tahkim etme konusunda Türkiye'ye tam yetki veren ve Karadeniz'de kıyısı bulunmayan devletlerin savaş gemilerinin geçişini kısıtlayan Montreux Sözleşmesi 20 Temmuz 1936'da imzalandı.

Boğazlar Meselesi 1945'te Yalta ve Potsdam konferanslarında müttefik devletler arasında tekrar ele alındı. Ancak kesin ve net bir anlaşmaya varılamadı. İkinci Dünya Savaşından sonra yeniden milletlerarası gündeme gelen Boğazlar meselesi devletler arasında tartışıldı. Sovyetler Birliği savaştan sonra siyasi dengelerin değiştiğini bu sebeple Boğazlar rejiminde de yeni şartlara uygun bazı değişiklikler yapılması gerektiğini savundu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin Montreux Sözleşmesine uymadığını ileri sürerek kendi emniyetinin sağlanması için Boğazların Karadeniz'de kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine kapatılmasını Karadeniz'de kıyısı olan devletlerin savaş gemilerine ise her zaman açık tutulmasını talep etti. Ayrıca Boğazlardan geçiş rejiminin yalnızca Türkiye ile Karadeniz'de kıyısı olan devletler arasında düzenlenmesi gerektiğini savundu. Diğer taraftan Sovyetler Birliği düşmanca maksatlarla kullanılmasını engellemek için Boğazların Türkiye ile Sovyetler Birliği tarafından ortak olarak savunulmasını istedi. Bu isteklerini 7 Ağustos 1946 ve 24 Eylül 1946 tarihli iki notayla Türk hükümetine bildirdi. ABD ve İngiltere Boğazlar rejimi hakkında yeni bir düzenleme yapılmasına karşı olmadıkları için Sovyetler Birliği'nin teklifini kabul ediyorlardı. Fakat diğer batılı ülkeler Boğazlar rejiminin Montreaux Sözleşmesinin esasları dahilinde milletlerarası bir toplantıda görüşülmesi gerektiğini savundular. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ikili görüşmeler yapılmasını kabul etmediler. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti Sovyetler Birliği'nin notalarına karşı 22 Ağustos 1946 ve 18 Ekim 1946 tarihlerinde verdiği notalarla Boğazlar rejiminde yapılacak bir değişikliği ilke olarak kabul ediyor ama bunun ikili görüşmeler yoluyla değil de milletlerarası bir toplantıda ele alınması gerektiğini bildiriyordu. Bu notalarda ayrıca Boğazlar konusunda ortak savunma talebinin kesinlikle kabul edilemeyeceği açıklandı.

Bu sırada meydana gelen bazı önemli siyasî ve askerî gelişmeler Boğazlar rejiminin yeniden değiştirilmesi konusunda milletlerarası konferans toplanması teşebbüsünü neticesiz bıraktı. Dolayısıyla Boğazlar rejiminde bir değişiklik olmadı. Böylece Montreux Sözleşmesinin hükümleri günümüze kadar değiştirilmeden yürürlükte kaldı.

Bozkurt

Türklerin Orta Asya devirlerinde yol gösterici ve tecrübeli rehberi olan milli sembolleri.
Bozkurt Orta Asya Türk tarihinde ve İslamiyet'ten önce Türk destanlarında adına çok rastlanan milli bir destan unsuru motifidir. Destanlarda Türklerin hayat ve savaş gücünü temsil eder. Türkiye Türklerinde orduyu temsilen kullanılan “Mehmetçik” yerine İslamiyet'ten önce Orta Asya'da yaşayan Türkler “Bozkurt” u kullanmışlardır.

Her bakımdan Türk hayatında totemciliğin zıddına bir durum görülmesine rağmen Türklerde totem olarak kurdun gösterilmesi yanlış bir husustur. Her şeyden önce klanlar totemlerine taptıkları halde Türkler kurda tapmamışlardır. Zaten Şamanizm'le bile ilgisi olmayan eski Türk dini İbrahim aleyhisselamla muasır olan Zülkarneyn aleyhisselam ve daha öncelerde görüldüğü gibi her zaman ilahi olmuş ve tek Allah'ı kabul etmiştir. Eski Türklerde Kurt-atanın (Tecrübeli insan) yaşadığı kabul edilen mağarada belirli törenler yapmak kurdun vücudu ile değil mazisi ile karanlıklara karışmış eski hatıraların canlanması ile ilgilidir. Gerçekte göçebe olan Türklüğün o devirlerde kurdu çeviklik ve savaş yönünden sembol kabul etmesi şaşılacak bir durum değildir. Bu bir bakıma Çin gibi komşu kavimlerin Türkleri kurda benzetmelerinden ileri gelmiş olabilir. Zaten Göktürk Hakanlığı'nın hassa ordusu mensuplarına Çinliler Fu-li yani kurt (böri) diyorlardı.

Oğuz destanında Oğuz Han halkına “Bozkurt sesi savaş parolamız olsun” der. Gerçekten Türklerin İslamiyet'ten önce harplerde düşmanlarına bozkurt seslerini takliden haykırarak saldırdıkları bir vakıadır. Bu hususa bazı Arap şairlerinin şiirlerinde de işaret edilir. Müslüman olduktan sonra bunun yerini "Allah! Allah!" nidaları almış ve günümüze kadar gelmiştir.

Göktürk destanlarında “Asena” isimli bir dişi kurttan bahsedildiği gibi Ergenekon'dan çıkış destanında da orduya bir bozkurtun yol gösterdiği ve ordunun başındaki hükümdarın adının Börte Çene yani Bozkurt olduğundan söz edilir. Uygurlar'ın türeyiş destanında da ön planda yer alan bozkurt hem bir milli destan motifi hem de eski Türklerin bazı kahramanlarının adı olarak kabul edilmektedir.

Buyrultu (Buyruldu)

Osmanlı Devleti'nde sadrazam vezir ve beylerbeyi gibi yüksek rütbeli idarecilerin yazılı karar ve emirleri. Buyrultu genelge biçiminde olup kime yazıldığı belirtilmemişse buna "açık buyrultu" adı verilir.
Buyrultu fermanın basit bir örneği biçiminde düzenlenir ve ilgili makamlara gönderilirdi. Vezir ve beylerbeyiler de sahip oldukları salâhiyetle yazdıkları buyrultulara padişahlar gibi tuğra çekerlerdi. Ancak padişahlar namına yazılan fermanlarla emsali kâğıtlarda tuğra kâğıdın tam ortasına çekildiği halde memurların yazdıkları buyrultulardaki tuğralar kâğıdın sağ üst köşesine çekilirdi. Ayrıca tuğranın yanına gönderen kimsenin imzası yerine bir de mühür basılırdı.

Fermanlarda bağlama ibaresi olarak "fermanım olmağla"; buyrultularda ise "ba’desselâm inha olunur ki" şeklinde yazılırdı. Buyrultuların sonu ise "deyu" diye biterdi. Sadrazamın buyrultusuna "buyrultu-i sâmi" denilirdi.

DeRDeST isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Yukarı'daki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.


(Tümünü Görüntüle Konuyu Görüntüleyen Üyeler: 1
DeRDeST
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Açma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum hakkında Kullanılan sistem hakkında
Forumaski paylaşım sitesidir.Bu nedenle yazılı, görsel ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenmektedir.Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir.Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazılı, görsel ve diğer materyalleri 48 saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi bu linkten bize yapabilirsiniz.

Telif Hakları vBulletin® Copyright ©2000 - 2016, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.

Saat: 13:18