Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu
 

Go Back   Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu > Hayat ve Eğlence > Serbest Kürsü
facebook bağlan


Bir Çift Tirşe Göz

Serbest Kürsü kategorisinde açılmış olan Bir Çift Tirşe Göz konusu , Bir Çift Tirşe Göz Sitemkâr pembe ellerin nazik emeğinde anlamını bulan; perdenin nakışlı kırmızı gülü, ona bakan kızın tirşe gözleriyle sokakları izliyordu. Gelinlik genç kızların; gizli hülyalarını süsleyen, gizemli kanaviçelere ...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 23.03.2016, 13:12   #1 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Bir Çift Tirşe Göz



Bir Çift Tirşe Göz

Sitemkâr pembe ellerin nazik emeğinde anlamını bulan; perdenin nakışlı kırmızı gülü, ona bakan kızın tirşe gözleriyle sokakları izliyordu. Gelinlik genç kızların; gizli hülyalarını süsleyen, gizemli kanaviçelere dokundum. Hemen yanı başımda; tedirginliği mızrabında saklı, kadirşinas telleri yorgun bir tambur; eski bir bestenin nâmelerinde, dertli başını ahşap bebek beşiğine yaslamış dinleniyordu. Kim bilir, hangi kutsal aşkın, masum bebeği yatmıştı bu eski ahşap beşikte! Sadece ninniler midir şimdi, bir şairin eşref saatlerinde dinlenen melodi. Yoksa yeryüzünü, bir ömür bir aşığın ayaklarında aşındıran bir çift çarık değil mi gördüklerim. Ben, bu şehrin eskittiği adamım ! Bir çift göz… Evet! Sadece bir çift göz eşlik ediyor pıtraklı anılarıma…

Ah benim kutsal, tirşe gözlü sevgilim! Seni ne zaman sevip ne zaman aşık olduğumu anımsamaya çalışıyorum. Küçük bir kasabadan, yas tutan güz rüzgârlarının eşliğinde gelmiştim bu şehre. Lisede okur, izbe yurtlarda kalırdım. Sancılarım hiç eksilmez, akşamdan elveda diyen o çocuksu sevginin, öksüz ve kızıl damlaları, her gece şehrin kanallarına sessizce gözlerimden akıp giderdi. Özlerdim çok. Annemi o kadar çok özlerdim ki; gece olup da yurt koridorlarında, feveran nöbet tutmaya başlayınca, ibreti kirli beyaz pikeyi benliğimin ve bedenimin üstüne çeker, her gece kentli karmaşık ve mavi düşlerimin ortasında son feneri yakarak; o yalancı evrenin yıldızlarını sorguya çekerdim. Sonra her birini ayrı ayrı mahkûm eder, hasretin zindanlarına kapatırdım. Özlemek; acının en yakın dostuydu. Uykularım ara sıra; ürkek, çita bakışlı bir yatak komşumun, gündüz okuduklarını sabaha karşı tekrarı nedeniyle bölünür, bazen de yan yatarak göğüslerime kadar kıvırdığım iki büklüm dizlerim, bilinçaltı bir gerginlikle yay gibi gerilerek, gün görmemiş çığlığım çatılarda güvercinleri uyandırırdı. Nihayet uykuya dalar, sabah uyanınca, mahkûmları bir bir maltalarına salardım.

Seni ilk kez nerede ve ne zaman görmüştüm. Belleğim haydi iş başına bu kızı ilk nerede görmüştün. Haydi.. Konuşsana, içimdeki kırılgan metafizik uygarlık !

Hayır… Hayır ! Orası değil… O sokak asla olamaz, oradan hiç geçmedin ki! Sinemada! O daha sonraydı. Tamam… Tamam! Çok şükür buldun işte. Ver elini sonra yanaklarından öpeyim, değil mi ki mucizesin…

Nisandı. Yıl dediğin yaşayana hızlıdır. Yüz metreyi on iki saniyede koşardım. Her pazar günü, o meşhur stadyumun; soğuk soyunma odalarına girer, ayaklarıma çivili yarış ayakkabılarımı, üzerime formayı geçirir, futbol sahasının eskimiş kenar tartan pistinde alırdım soluğu. Sanki koca şehirde koşacak başka biri yok. Altı numaralı kulvar bana aitti. Yarışçıların hiç birini tanımıyorum. Kulvar başına gittim, çıkış aparatını ayaklarıma göre ayarladım. Isınıyor… Isınıyorum. Birazdan koşu başlayacak.

Tribünlere şöyle bir göz attım. İlk sırada çok güzel bir kız, masum yüzünden çevresine gülücükler dağıtıyordu. Gökyüzü masmavi, işte o an, o an düşüyordu kalbime. Bir büyük kıvılcım! İşte ey sevgili, bilmiyordunuz, sizi ilk kez orada görmüştüm. Pisti bırakıp gözlerini görebilecek kadar yakınına sokuldum. Ayaklarım tutuldu, artık kendime ait değildim. Sanki kutsal tesadüf bana aşkı öğretecekti. İsmim üç kez okundu, sonrası çakaralmaz bir tabanca patladı. Yedi yarışçı, son sürat yanımdan geçip gittiler. Oracıkta kalakaldım. Kimin birinci olduğunu göremedim. Yarışmadan evet! O yarışmadan tirşe gözlerin nedeniyle diskalifiye oldum. Olmasına oldum da, bilmesen bile, ben bir kızın gözlerini bir yirmi üç nisan günü, egemen çocuklar gibi sevdim.

Ben bu şehrin koşturduğu adamım!

Ertesi gün huzurdaydım. Öğretmenim çok öfkelendi. Birincilik bekliyordu. Okul nezdinde, yalakalık puanını artıramadığı için; beden eğitimi dersinden, dört dalın sporcusu olmama rağmen, beni sınıfta bırakmaya karar verdi. O günden sonra bütünlemeye kalmamak için bitmeyecek bir maratonu çaltılarda koştum. Her yanım kan içindeydi. Keşke kendisine, yarışma sonuçları yerine, senin resmini gösterebilmem mümkün olsaydı. Tirşe gözlü kız yoktunuz! Yoktunuz. En değerli varlığımın o kangren sevgisini hayâlinize yükledim. Haftalarca düşledim sizi. Her gece yastığımın yüzünde sessiz sorgularım başladı.

Yıldızlar ve evren, ey benim şüpheli romantik şizofrenim, gördüğün tirşe gözlü kızı çok özlemiştin değil mi?. Belki de, aşk dediğimiz şey çoğunlukla bir yarış pistinin başına gelip ipi göğüslemeden geri dönüp gitmekti… Ama nereden bilebilirdim, bir genç kızın, en azından bir çift tirşe gözleri için bu kadar kutsal olabileceğini. Bunu bir gece, kozmik alanıma düşen o yeşil meteordan öğrendim.

Aynı yılın haziranıydı. Bir arkadaşımla gittiğim sinemada; çok güzel olduğunu düşündüğümüz bir aşk filmi seyredecektik. Afişler öyle gösteriyordu. Bilet alarak içeriye girdik ve koltuklara oturduk. Oturduğumuz koltukların, iki önünde ve çaprazımızda yüzlerini göremediğimiz iki genç kız oturuyordu. Film başladı. Yanımdaki arkadaşım bu tür filmleri pek sevmezdi. O fantezilerinde, bir yerlinin çadırında oturur , bense usumda ilk aşkın fizik ötesi genleriyle uğraşırdım. Beş dakika arada, dışarı çıktık. Gördüğüne nasıl şaşırmaz insan. İşte yine o kutsal tesadüf. ” Tanrım bu olamaz. Yarıştan onun için kaçmıştın, haydi şimdi kaç gördüklerinden kaçabilirsen, o tirşe gözlü kız karşıdaki sütuna yaslanmış, gözleriyle seni yanına davet ediyor! ” Dediğimi anımsıyorum.

Bir müthiş heyecandı. Galiba kalbimin ritmi ilk kez orada bozuldu. Hayâlini kurduğum o meçhul kız karşıdan bize bakıyor, onu seyreden gözlerime giren tinsel bir ışık, önce beynime ulaşıyor, sonra şah damarımdan kalbimi fethederek, arterlerime geçiyor ve bedenimin her zerresine ulaşıyordu. Kalbime giren gizemli bir yabancı, içerde mavi renkli dört nala koşan bir atı, en azgın sulardan geçiriyor, çıkılmaz tepeleri kanatlanıp aşıyordu. Sonunda dizginleri çekildi atın. Yanımdaki yerli, terlediğimi görünce ne olduğunu sordu. Alev almış gözlerimle karşıyı gösterdim. ‘ İşte o kız ‘

Belirli belirsiz bir tümce döküldü dudaklarımdan. Kabilesinde, aşkın gelenek olmadığı arkadaşım; bir apaçi sözünü ilk defa o zaman kullandı. Aşk; Ürkek bir ceylandır, onu avlamak için rüzgârın sesi, gecenin sessizliğini gerekir. Ama ben, bu şehrin katmerli kaçkını, gecenin sessizliğini bilemeyecek ancak o gün öğleden sonra, sinema çıkışı bulvarda rüzgârın sesini kullanacaktım.

Kızların yanına hiç sokulamadım. Utancım vardiyalar halinde yüzüme gelip gidiyordu. Tekrar içeri girdik ve sonuna kadar filmi seyrettik. Her aşk sahnesinde çaprazımızdaki kızlara bakıyor, o karanlıkta ne olduğunu bilmediğim bir şey bekliyordum. Bir kez kızın geri dönerek baktığını gördüm.

Sonunda film bitti, sinemadan çıktık. Caddedeyiz. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Danışıklı bir dövüştü, yerli dostumla birbirimizden ayrıldık. Şehrin postanesinden kabilesine duman işaretleri gönderecekti. Tirşe gözlü kız yanında esmer kısa saçlı kız arkadaşıyla bulvar yönüne, önümde yürüyordu. O sırada, sırtımdan esen bir rüzgâr, benden alacağını alıp kızların önüne götürüvermişti. Kim bilir belki de kokumun ruhuydu. Bir ara durdular. Esmer saçlı kız bana bakarak sağ taraftaki sokağa nazik adımlarla daldı. Bu kibarcık bir dönüştü. Artık koca şehirde, caddeler ve bulvar gölgelerden ibaretti ve ikimiz artık birbirimize kalmıştık.

Al işte ! Gizemli mavi atlı yine koşturmaya başladı. O kadar kızdım ki, sağ elimi uzatıp kalbime, bu sefer dizginleri ben çektim. Kızın yanındaydım ve cesurdum. Aklıma gelen ilk sözcükleri, tanrısal bir eda ile gözlerinin içine baka baka söyledim.’ Mahşeri bir yangın, yangın ki bilinmez sırdır, sensizlik gece yakar gölgeler yüzünde ‘ Bu ilahî söz imdadıma yetişmişti ve bilmediğim anlamı ikimizden de daha ağırdı. Sevimli gözleriyle tuhaf tuhaf yüzüme baktı, doğrusu kızmasını bekliyordum. Ama korktuğum olmadı ‘ Koşmaya devam ediyor musun? Diye yanıt verdiğinde o gün yürüdüğümüz bulvar iki taraflı birden benim olmuştu.

O gün rüzgâr peşimizde akşama değin birlikte gezdik. İlk defa bir kız belki de arkadaşım olacaktı. Bir ara kızın, benim için yarış pistine geldiğini, ağzından bir söz kaçırdığında anlamıştım ama işi bozuntuya vermeden başka konulara geçmiştik. Son yarış hariç daha önceki birkaç yarışmamı bana anlatıyor, bir seferinde çıkış aparatımın ısınırken kaybolduğunu, onu bir numaralı kulvarda ki yarışçının alarak beni zor duruma düşürmek için sakladığını söylüyordu. Stadyuma niçin geldiğini sorduğumda ise babasının voleybol antrenörü olduğunu söylemiş, kapalı salonda babası çalışma yaptırırken, stadyuma girdiğini ve koşucuları seyrettiğini söylemişti. Meğer sık sık cumartesi ve pazar günleri öğleden sonra stadyumda olurmuş.

O günden sonra üç ay boyunca aralıklarla buluşmaya başladık. Sedefkâr sokağında, gözlerden uzak, bu ahşap mekâna gelir, mistik köşedeki özel bölümünde Tamburi Bedri Bey’i uzaktan dinler, gül takılı perdelere ve kanaviçelere bakar, tatlı bir sohbet içinde çaylarımızı yudumlardık. Tirşe gözlü kız, bir köşede dekor amaçlı duran, ahşap eski çocuk beşiğine takmıştı kafasını. Her gelişimizde beşiğin üzerinde yatan, sarı saçlı plastik bebeği severdi. Bir sefer nargile içmeyi denedi de tüm müşterilere rezil olmuştuk.

Yeni yetmeydik. Kendisine çok büyük bir aşk beslediğimi biliyordu. Ancak kendisinin arkadaşlığı dışında, aşkı olup olmadığını bir türlü öğrenemiyordum. Bir keresinde burada onun sıcak insana huzur veren pembe ellerinden tutmuştum. O gün oturduğum bu masada, sevincinden mi yoksa heyecanından mı olduğunu anlayamadığım, gözlerinden akan iki damla yaşı görmüş, çaktırmadan şu yanda duran ipek sehpa örtüsüne silmiştik. Ne muhteşem bir gündü. O an ayak parmaklarımdan giren bir yıldırım saçlarımdan çıkmış, bütün bedenim ve benliğim, bin bir çeşit romantik, tarifsiz bir duyguyla kavrularak alev alev yanmıştı. Kalbimin en mahrem yeri sönmek nedir bilmeyen bir yangının, kozmik merkeziydi artık.

O yazı annemim yanında geçirdim. Eylül’de tekrar okullar açıldı. İlk hafta sonu buluşma yerimize gelmedi. Ondan sonraki haftada… daha sonrada! Niçin gelmiyordu ! Yoksa başına bir şey mi gelmişti. Çalmadık kapı bırakmadım. Duman olsa uçtuğu yerde iz bırakırdı ama o yoktu. Yoktu.. Yoktu. En son bilgiyi, bir kitapçıda gördüğüm; sinemadaki diğer kızdan aldım. Temmuz ayında, Hollanda’da iş bulan babası tüm ailesiyle birlikte yurt dışına çıkmış ve bir daha kendilerinden bilgi alınamamıştı.

Günler geçmiyordu, divânenin tekiydim. Dersleri büsbütün astım. Artık, vagonlar dolusu kâbus treninin, tirşe gözler istasyonunda, tren geçişlerinde her gece makasları değiştiriyordum. İlk yıllar çok sıkıntılı geçti. Hele annemin ölümünden sonra bütünüyle bunaldım. Kaç kez bir delinin intiharcı gözlerinden baktım dünyaya bilmiyorum. Bir yandan üniversite bir yanda yoksulluk diğer yanda sönmeyen o kozmik yangın. Sonunda anladım ki; çekilen büyük acılar; insana, ölmekle gülmek arasında bir fark olmadığını öğretiyormuş meğer. Bu büyük kâbustan her nasılsa uyandım. Okul bittiğinde bana gelir getiren küçük bir işe sahip oldum. Askerliğimi yaptım. Gün geçtikçe kariyerimi yükselttim.

On yıl sonra yeniden sevmeyi başarabildim. Bana ait tüm sevgileri ona benzeyen bir kadının küçük kalbine yükleyerek onunla evlendim.

Aradan tam yirmi yıl geçti. Üstelik liseye giden bir de kızım var. Yaşamın rutinliğinden kızımın ve eşimin sayesinde kurtuluyorum. İkisini kendimden daha çok seviyorum. Kozmik yangının yerinde ise dağ gibi küller yığılı. Tamburi Bedri bey ölmüştü ara sıra gittiğim o ahşap mekanın her zaman oturduğum köşesinde, onun yaşlı tamburu dekor olarak duruyordu.

Geçen ay kızımın doğum günüydü. Onun için bir şeyler yapmam gerekti. Elinden tutup onu ahşap mekâna götürdüm. Kendime bir Türk kahvesi kızıma da kestaneli dondurma siparişi verdim. Rodrige’nin gitar konçertosu eşliğinde, kahvemi yudumlarken kızıma hediye olarak aldığım bir çift küçük pembe, oyuncak deri çarığı, paketini açarak kendisine verdim. O kadar sevindi ki. Bütün sevgisiyle boynuma sarıldı, yanaklarımdan öperken, içimde o an pervasız bir esinti külleri savuruyor, karşı masada tanıdığım bir çift tirşe göz mahcup ve mahzun bizi izliyordu…



H.İhsan Sönmez

__________________
all the best.




[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
YeşiL6 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Yukarı'daki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.


(Tümünü Görüntüle Konuyu Görüntüleyen Üyeler: 1
YeşiL6
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Açma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum hakkında Kullanılan sistem hakkında
Forumaski paylaşım sitesidir.Bu nedenle yazılı, görsel ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenmektedir.Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir.Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazılı, görsel ve diğer materyalleri 48 saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi bu linkten bize yapabilirsiniz.

Telif Hakları vBulletin® Copyright ©2000 - 2016, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.

Saat: 06:15