Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu
 

Go Back   Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu > Eğitim - Öğretim > Dersler > Türkçe - Edebiyat
facebook bağlan


Ütopyalar ve Bilimkurgu Edebiyatı

Türkçe - Edebiyat kategorisinde açılmış olan Ütopyalar ve Bilimkurgu Edebiyatı konusu , Ütopyalar ve Bilimkurgu Edebiyatı Thomas More'un, 1516 yılında yayımlanan aynı adlı eserinde (De Optimo Reipublicae Statu deque Nova Insula Utopia) türettiği ve o zamanlardan beri de ‘olmayan yer’ anlamında kullanılagelen ...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 18.05.2015, 23:55   #1 (permalink)
Süper Üye

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
tick Ütopyalar ve Bilimkurgu Edebiyatı



Ütopyalar ve Bilimkurgu Edebiyatı



Thomas More'un, 1516 yılında yayımlanan aynı adlı eserinde (De Optimo Reipublicae Statu deque Nova Insula Utopia) türettiği ve o zamanlardan beri de ‘olmayan yer’ anlamında kullanılagelen bir kelime olmuştur Ütopya. Kelime, Latince ‘eu’ (iyi), ‘ou’ (yok), ‘topos’ (yer) kelimelerinden türetilmiştir; yani ‘olmayan iyi yer’. İlk olarak Platon’un Devlet kitabında bahsedildiği kabul edilen ütopyayı, Roloff ve SeeBlen ortak hazırladıkları ve bu yazıya da ilham kaynağı olan kitaplarında, “bilimsel olduğu kadar, bilim öncesi araçlarla da hayata geçirilmeye çalışılan ve bilimsel bir kuram üzerinden sonuçta pratiğe dönüşmekten başka hedefi olmayan, toplumsal-politik bir tasarım; bir proje” olarak tarif ediyorlar. (Roloff- SeeBlen, 1995; 92)

Thomas More’un meşhur ütopyasında mülkün eşit dağıtıldığı, Londra’nın çok uzaklarında bir adadan bahsediliyordu ve bu adada -mülk eşit olmasına rağmen- kölelik de vardı. Gerçi günümüzde, örneğin İngiliz Daily Telegraph gazetesi 22 Eylül 2006 günkü nüshasında, gelecek yıl köleliğin kaldırılmasını getiren yasanın 200. yıldönümünün anılacağı Birleşik Krallıkta, İngiltere'nin köle ticaretindeki rolünden dolayı hükümetin özür dilemesi gerektiği yönünde bir beklenti olduğundan söz ediyor ama herhalde XVI. yüzyılda kölelik karşıtı bir tavır tuhaf karşılanır hatta tepki çekerdi. More’un ‘ütopik’ adasında, kurultay ve büyük halk toplantıları dışında bir araya gelip memleket meselelerini konuşmak ölümle cezalandırılan bir suçtu ve insanlar acıma duygularının körleşmesini(!) engellemek için hayvan kesme işlerini kölelerine yaptırıyorlardı. Kaderin garip bir cilvesiyle 6 Temmuz 1535 tarihinde, More’un kellesini kesen İngiltere kralı VIII. Henry’nin kendisi değil, cellâtları olacaktı.

More’un Ütopya’sından başka, Machiavelli’nin Prens’i (1532) ve Thomas Hobbes’un Leviathan’ı (1651) da klasik ütopyalar arasında sayılabilir. Ancak More’un eserine en çok yaklaşan örnek Campanella’nın Güneş Ülkesi’dir. (1602) XVII. yüzyılda Cyrano De Bergerac’ın Ay Devletlerinin Gülünç Tarihi, XVIII. yüzyılda da Swift’in Gülliver’in Seyahatleri ile devam eden ütopyalar XIX. yüzyıldan itibaren başka bir kimliğe bürünmeye başlamışlardı. Horkheimer ve Adorno’nun Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerinde de belirtildiği gibi, ‘aydınlanmanın’ temeli olan ‘doğayı kontrol altına alma’ düşüncesi bu yüzyıllarda özellikle Endüstri Devrimi’yle birlikte meyvelerini vermeye başlamıştı. Fakat bu meyvelerin kuşku uyandırması gecikmedi. 1773–1832 yılları arasında bölümler halinde yazılan Goethe’nin Faust’u, Aydınlanma Çağı’nın ve bilimsel devrimlerin getirilerine kuşkuyla bakıyordu.

Aydınlanmaya karşı duyulan kuşkunun doruk noktasıysa, W. Shelley’in ‘Frankenstein or the Modern Prometheus’ ya da bilinen adıyla Frankenstein (1818) adlı romanında ortaya çıkar. Söz konusu yapıtı alelade Hollywood seyircisi alışkanlıklarıyla algılayanlar için alt metni fark etmek güç olabilir ama bu romanda aydınlanma çağının temsilcisi olan Dr. Frankenstein, aslında sadece -çağının gereklerine uygun olarak- doğayı egemenlik altına alma yolundaki bilimsel çabalardan birini göstermektedir. Mezarlardan topladığı parçalarla dirilttiği ölü ise ‘doğanın (yaratıcının!?) gazabı’ kimliğine bürünerek bu bilimsel çabanın cezasını verir. Aynı temelden yola çıkarak yazılan Stevenson’un Dr. Jekyll ve Bay Hyde (1886) adlı romanında ise, endüstri devriminin insan ruhunda yarattığı ‘parçalanmışlık’ çarpıcı biçimde gözler önüne serilmektedir.

Sonuçta aydınlanma hareketi bir bunalıma girmiştir ve aydınlanmanın klasik ve akla dayalı edebiyat anlayışını temsil eden XVIII. yüzyıldaki akım; düş gücü, fantezi ve akılla kavranamaz olanın dünyasını yansıtan, romantik akımla ve ‘gotik’ edebiyatla yer değiştirir. (Roloff- SeeBlen, 1995; 33–34)

XX. yüzyılın başlarına gelindiğinde ise ‘Gelecekçilik’ akımı gelecekle ilgili öngörülere yeni bir boyut katmaktadır. Teknoloji alanındaki yeniliklerin hiçbir sanatçı tarafından dikkate alınmadığının altını çizen Gelecekçiler, makinelerin insanlara mutluluk vereceği inancı üzerinde dururlar.

Burjuva devrimi ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ talepleri altında feodal olmayan bütün sınıfları, aralarında köylüler ve proletarya da olmak üzere, kendi devrim tasarımının içine çekebilmiş, sonradan, burjuva iktidarının sağlamlaşmasına kadar geçen süre içinde de, daha önce yanına aldığı bu sosyal sınıflara, en azından düşüncede ortaklık yaptığı bu eski müttefiklerine karşı feodal güçlerle işbirliğine giderek, onlara ihanet etmişti; amacı bu eski yandaşlarının sömürüsü üzerine kendi iktisadi refah ve gelişmesini kurmaktı. Ütopyalar genel mutluluk vaat etmişlerdi geçmişte, oysa şimdi burjuva sınıfının ‘özel mutluluğu’ temellendiriliyor, küçük burjuva, proletarya ve köylü sınıfı genel sefalete doğru sürükleniyordu... Makinelerin insandan emek olarak koparıp aldığı şeyi, ona mutluluk olarak iade etmeleri gerekmekteydi... (Roloff- SeeBlen, 1995; 98)

Ama 1909 yılında çıkan, ‘makinelerle birlikte geleceğe umutla yürüyen’ bu burjuva akımı, I. Dünya Savaşı’nın hüsranı ile karşılaştı, ardından da totaliter rejimlerin elinde oyuncak oldu. Savaşı takip eden yıllarda Almanya, Hitler ve Nazizm’le, Gelecekçilik’in çıkış yeri ve kalesi olan İtalya Mussolini’yle, Rusya ise Stalin’le tanıştı. Bu totaliter sistemler, 1818 yılında Dr. Frankenstein ile ilk meyvelerini veren eğilimin, 1924 yılında Zamyatin’in Biz, 1932 yılında Huxley’in Cesur Yeni Dünya ve 1949 yılında da George Orwell’in 1984 adlı romanlarının yayımlanmasıyla, adının konulmasına neden oldu: Distopya.¹

Sanılmasın ki anti-ütopya yirminci yüzyıla özgü, teknolojiyle malûl, savaş yorgunu karamsar beyinlerin ürünüdür, yalnızca. Ya da 'Arcadia düşleri'yle, cennetin bahçeleriyle süslü edebi ve artistik bir geleneğin reddiyesidir; Platon'dan More'a, Bacon'a; Campanella'dan Hegel'e, Marks'a kadar gelen içkin bir totalitarizme karşı koyuştur. Anti-ütopya bir kopuştan ziyade kendisinin farkında olan ütopyanın namuslu olmaya karar vermesidir. (Alkan, 1999)

DeRDeST isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Yukarı'daki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.


(Tümünü Görüntüle Konuyu Görüntüleyen Üyeler: 1
DeRDeST
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Açma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum hakkında Kullanılan sistem hakkında
Forumaski paylaşım sitesidir.Bu nedenle yazılı, görsel ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenmektedir.Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir.Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazılı, görsel ve diğer materyalleri 48 saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi bu linkten bize yapabilirsiniz.

Telif Hakları vBulletin® Copyright ©2000 - 2016, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.

Saat: 23:21