Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu
 

Go Back   Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu > Eğitim - Öğretim > Dersler > Türkçe - Edebiyat
facebook bağlan


Tanrı Dağı Efsanesi

Türkçe - Edebiyat kategorisinde açılmış olan Tanrı Dağı Efsanesi konusu , Tanrı Dağı Efsanesi AKKARTAL Eski çağın bir Fil yılında uzun süren kara kış nihayet gidip, acun yeniden ısınınca, eriyen kar susuz dere yataklarını bile doldurmuş, Uygur diyarı çağlayan sesleriyle çınlıyordu. ...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 01.12.2013, 22:51   #1 (permalink)
Root Administrator

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Tanrı Dağı Efsanesi



Tanrı Dağı Efsanesi

AKKARTAL

Eski çağın bir Fil yılında uzun süren kara kış nihayet gidip, acun yeniden ısınınca, eriyen kar susuz dere yataklarını bile doldurmuş, Uygur diyarı çağlayan sesleriyle çınlıyordu. İncelen karın altından ********ler, çalan güneşi görmek için baş uzatırken, onları, mor çizgili beyaz taçlı nazenin çiğdemler, turuncu, gevrek yapraklı nevruzlar takip ediyor, uçuşan kelebekler, envai tür göçmen kuşlar, kertenkeleler, gelincikler ile şenlenen Asya kıtası, yeni bir ilkbaharı selamlıyordu…

Ötüken’den günler öncesinde yola çıkan bir ulak, ulu Tengri’de kurulu Koca Tuğrul Dergâhına, Kağan, Kutluk Kül Bilge’nin uçmağa var, tahta yeni kağan oturacağı haberlerini getiriyordu. Töre gereği, oğul Moyen Çor, ölen babası için (745) Yuğ yaparak, onu Tanrı beldesine uğurlamak ve kendi hükümdar olması şerefine büyük toy yapıyordu. Bunun için Acun’un her yanına haberler salıp, hüner, bilek ve yüreğine güvenen bütün yiğitleri, bu tören ve yarışlara davet ile kazananlara büyük ödüller vaat ediyordu…

Bu Dergâhın Turan diyarında ki yeri çok muteberdi. Çünkü burada, hükümdar adayından, dilmaç ve savaşçısına kadar, talep eden herkese ilim, sanat öğretilirdi. Buraya çocuk yaşta gelen öğrenciler, sıkı bir eğitimle yetişir, kamu hayatında önemli görevler alırlardı. Dergahın eğitim düzeni; sabah erken koğuşlarında uyanan öğrenciler, kuşluk vaktine kadar bedeni eğitim ve silah talimi yapar, öğlen topluca yemeğe gelinirdi. Öğleden sonra, atölyelerde görülen pusat yapımı dersine ek olarak, sair el sanatlarına dair kurslar görürlerdi. Hafta sonlarında, büyük meydanda toplanılır, harada yetişen cins atlarla heyecanlı Gökbörü oyunları oynanırdı. Akşam yemeği sonrası dergâh mabedinde toplanılır, vukuf ehli hocaların naklettiği türlü ders ve hikayeler izlenirdi. Eski çağın namlı yiğitlerinden Kazan'ın sekizinci göbekten torunu, Kam Ulutolga (Şaman), bu dergâhın baş öğretmeni idi. Kılıç piri Gökbörü, Kargı Piri Boran, Gürz Piri, Dağhan ve Tirendazlık Piri (okçuluk) Tarhan, pusat ve savaşa ilişkin dersleri verirlerdi...

Ötüken ulağının verdiği haber Dergahta sevinç ve üzüntüyü bir arada yaşatmış, toplanan yönetim kurulu, yarışlar için seçim yapmıştı. Ötüken’e gidecek olan Çopendozlar (Gökbörü oyununu oyuncuları) takımı beş kişiden oluşacak, ferdi yarışlara o yılın birincisi ile altı yeni mezun katılacaktı. Büyük meydanda yapılan uğurlama töreni akabinde Çopendozlar ekibi yola çıkarken, Dergahta kalanlar büyük dershanede toplanmış, konuşanlar, yarışlara gidenlerin başarı şansını sorgularken, eski çağın ünlü kahramanlarından Bahadır Akbaş'ın yedinci kuşaktan torunu Akkartal’ı favori olduğu görülüyordu. Deergahta mutat hayat devam ederken, Ulutolga'nın sohbet saati gelmiş, Kam bu defa insan ruhu ve onun kişi olarak yaratılması mevzuunu nakledecekti. Beyaz tüylü post üzerinde bağdaş kurup, söze başlayan Kam;

-Aziz ve asil ulusumun değerli evlatları, canlarım! Derken, dershane kubbesinde yankılanan davudi sesi ile şöyle devam ediyordu:
-Kökü zaman deryasının dibinde başlayıp, ucu günümüze kadar ulaşan eski kaynaklarımıza göre, insanın yaratılması olayı şöyledir;

"Kişi, Tanrı Beldesi'nde önce, uyuşuk, hareketsiz, şekilsiz, renksiz, kokusuz bir halde bulunur iken, yüce Tanrı dilemiş, o da ozlaşarak, (değişime uğrayarak) alev ve ışık topu haline gelip, döne döne yeryüzüne inmiş ve burada yeniden ozlaşarak, yeryüzü kişisi olmuştur. Tanrı katından geldiği için, kişi şerefli ve kutsaldır. Nitekim bu kişiler toplanıp, aralarından birini Buğ (Bey) seçerlerdi. Beylere, "Kutsama Töreni" ile Güneş'in eşi Ay tarafından, ait oldukları Budun'a kul gibi hizmet etme görevi verilir, Beğler, ömürleri tamam olup, öldüklerinde, Budun toplanarak, muhakemesi yapılır, Budununa iyi hizmet etmiş olan Beylere "ALP" sıfatı verilerek, kutsama töreni, Yuğ ile, cesedi yakılırken, bedeni kül olan Beğlerin, canları (Tin) yeniden ozlaşarak alev ve ışık haline gelip, semaya yükselerek, geldikleri yer olan, Tanrı katına geri dönerlerdi..."

Anlatı böylece sürüp giderken, aradan saatler geçiyordu. Geniş dershane zeminini kaplayan nakışlı halılar üzerinde, baş köşede beyaz tüylü postuna yeni doğan yıldız misali oturan Kam Ulutolga, uzun ak sakallarına tezat teşkil eden kara kaşlarını hafifçe kaldırıp, sanki çağlar öncesinde başlamış bir uykudan uyanıyordu. Parıltılı ela gözleri, etrafında on günlük ay gibi, hilali saflar tutmuş, kendisini can kulağıyla dinleyen öğrencilerini sevecen nazarla süzüyordu. Talebeler huşu ve sükun içinde beklerken, sessizliği bozan Kam, bu kez şöyle diyordu;

- Şimdi sıra, saz ve deyişler ile ruhları bir başka biçimde ozlaştıracak olan sazende ve ozanlara geliyor. Evet. Hani nerede kopuz, cura, tef, davul ve

Kavalın ustaları?

Bu açık daveti bekleyen öğrenciler sevinçle kıpırdanıp, sonra anılan sazlar bir bir ortaya çıkıyordu. Anında oluşan otantik koro, nümayişe bir Peşrevle başlıyor ve bu temaşa icra edilen diğer eserlerle devam ediyordu. Dershane kubbesinin muhteşem akustik yapısı, insanı mest eden bu musikiyi, ilahi kudret adına kendi boşluğuna alırken, onu sonsuza kadar aynı tazeliğinde, aynı güzelliğinde saklayacak gibiydi. Bu esnada oluşan duygu sağanağı bütün dergâhı kuşatıp, duyanlar bu ozlaşmanın manevi hazzını yaşardı. Ölmeden, yanmadan erişilen bu ozlaşmanın verdiği haz, Kam Ulutolga’yı da ziyadesiyle duygulandırıp, yanaklarından minyatür derecikler akarken, aslen muharip yetişen talebelerine, böylesi bedii yetenekleri de bahşeden yüce

Tanrıya meth-ü senalar gönderiyordu...

Bir başka gün sıra Tanrıkut Mete (Oğuz Kağan) ve Koca Tuğrul Dergâhı’nın tarihçesine gelmişti. Bu, sadece çok merak edilmesinden ötürü değil, aynı zamanda Dergâh Müfredatının mühim bir konusuydu. Ulutolga bu bahsi kitaplıkta itina ile korunan, el yazması, kadim “Tanhu Mete” kitabından okuyacaktı. Derin bir nefes alan Kam, çoğunu ezbere bildiği nakle başlarken, bütün dikkatler onda, meraklar doruğundaydı:

"Başı dumanlı, göğsü çimenli ulu Tengri Dağı'nın güney yaslanında, bir yanda güneş çalıp, bir yanda yağmur yağıyordu. Yüksek çam ve meşe ağaçlarının gizlediği büyük mağaradan gelen metalik çınlamalar, bu kayalık bölümü mekan tutan doğan, kartal ve atmacaların sesleriyle karışıp, etrafa aks’ı sedalar yayılıyordu… Koca Tuğrul, yaşlı kılıç ustası, mağaranın sol yanında kurulu demirci ocağının başında, terlemesine aldırmadan, elindeki kılıç taslağına biteviye çekiç sallıyordu. Eski zamanlarda oluşmuş bu büyük mağaranın tabanı dikitli, tavanı sarkıtlı, duvar yerinde ki yanlar, binlerce yıldan beri yüzeyini yalayarak geçen damlaların taşıdığı renkli kil ve kalk dalgalarıyla kaplıydı. Bu kılıcı Koca Tuğrul, kırk altı senelik ustalığı bir yana, yapılma sebep ve tekniğini bir düşte gördüğü şekilde yapmak istiyor, bu nedenle merakından yorulmak nedir, bilmiyordu…
Bu esnada, dağın doruklarına doğru tırmanan keçi yolunda iki atlı döne döne geliyorlardı. Omuzlarında yay ve ok dolu sadakları, terkilerinde avlanmış kuş dolu, nakışlı heybeleri vardı. Burun deliklerinden buğular saçarak, yol alan atlar, serin havaya rağmen terliyorlardı. Mağara önüne geldiklerinde duydukları gür sesle bir an irkilerek başlarını yukarı kaldıran iki atlı, orda dimdik duran kara börklü, ak sakallı, dinç ustayı fark etmişlerdi. İki adam boyu yukarıdan onlara gülümseyerek;

-Sarıbörü'yü rastlamadınız, değil mi yiğitlerim? Her neyse, hoş gelip, sefalar getirmişsiniz! Hele inin şu atlardan, zavallı hayvanlar nefeslensinler. Solumalarını ta nereden işitti şu ihtiyar kulaklarım! Diyip, yanıt beklemeden içeri giriyordu. Atlardan inen avcılar, gemleri çıkarıp, otlanmaları için onları serbest bırakıyordu. Doğal taş merdiveni tırmanıp, heybeler omuzlarında mağaradan içeri girmişlerdi. İhtiyar usta az ötede, türlü edevatın dizili olduğu rafın önünde, taş yontusu bir masanın başında bekliyordu. Önünde kımız dolu bir testi ve üç ağaç oyması çamçak vardı. Onları gülümseyen gözlerle davet ederken, kımız doldurmak için çamçakları diziyordu. Sonra müşfik bir sesle:

-Hele şöyle gelin yiğitlerim. Diyordu.

Heybeleri bir kenara bırakan konuklar, masayı çevreleyen post sarılı alçak oturaklara oturmuşlardı. Koca Tuğrul;

- Hal ve keyifleriniz nasıl, işleriniz nasıl gitmekte Teoman Beğ?

Bu yağız bahadırlardan geniş omuzlu, çengel bıyıklı ve kara gözlü olan Tuku Oymağı'nın önderi Teoman, diğeri Tamgalı oymağına mensup bir avcı idi.

Teoman Bey mayalı kısrak sütü, keskin kımızdan bir yudum alıp, sonra elinin tersiyle ağzını silerek:

-Ne desem bilmem ki Tuğrul Eçi. Derken, durumdan hoşnut olmadığı belliydi. Sözlerine devamla; kayda değer bir gelişme yok, vaziyet öncesinden farksız. Diyordu. Sonra, dozu giderek artan esef ve umutsuzlukla devam ediyordu sözlerine.

- Uğradığı o hezimeti unutturup, unutmağa başladığı egemenlik hazzını, beylik ve bahtiyarlığı kara buduna yeniden hatırlatmak hiç kolay değil Tuğrul Eçi. Öz yurdunda esarete alışan ahalide, her şeyi kabul edip, kanıksayan haller kötü var. Ne ederiz, bilemiyorum bu gidişle…

Yoldaşı Kula, onu tamamlamak maksadıyla:

- Alınan fahiş vergiler ve her an sataşılan onuruna rağmen, hem bu tutum!

Koca Usta, esefle yüzünü buruştururken, Teoman sözü tekrar alarak:

-Evet Eçi, zannım o ki, eğer tez zamanda silahlanmamız mümkün olmazsa, korkarım bu hal kötüye gider. Ama aksi mümkün olursa, düşmanı bu kez yurttan siler, atarız.

Derken, tasdik etmesini ister gibi Kula’ya dönüyordu. Kula önce Koca Tuğrul'a, sonra Teoman’a bakarak;

- Her halde bu, Tengri ve sizlerin fedakar katkılarına bağlıdır. Diyordu.

Bu açıklamaları dikkatle dinleyen Koca Tuğrul, kendisinden hiç beklenmeyen bir iç kuvvetiyle gülerek:

- Ümidiniz kırılmasın yiğitlerim. Biz neler görüp, bu gibi hallere dair neler işitmedik ki. Her şey olacağına varacaktır. Merak etmeyin. Pusat hazırlıklarına gelince, bu uğurda elimizden geleni elbet yapacağız ve elan da yapmaktayız. Bakın, daha şimdiden beş sandık dolusu pusat üretip, uğraş için hazır ettik!

Böyle derken, yerde, rafın önünde duran gürz, yay ve kılıç dolu sandıklar ile raf terasına dizili kalkan ve kamaları işaret ediyordu. Sonra sözlerine devamla:

-Bunlar Sonbahara kalmaz iki, hatta üç misli olur. Diğer ustalar da gayret ederse, ki bunda kuşku yok, umarım bir orduyu donatacak hale geliriz. Öte yandan, halkın şu sıra ki hallerine kulak pek asmayın. Onlar bütün bu işlerden habersiz oldukları için meyus olabilirler. Amma, hele o gün gelip, yapılan pusatları kuşandıklarında, düşmanı yurttan atmak için her biri nasıl bir boz kurt, bir kaplan kesilecek, göreceksiniz.

Bir an durup nefes tazeleyen Koca Tuğrul, ses tonuna hamasi vurgu yükleyerek devamla;

- Hem unutmamalı yiğitlerim ki, her ne kadar kırılırsa kırılmış olsun, Türk ilinde er tükenmez, o da tutsak yaşamaz, yaşayamaz. Çünkü er kişinin özü
Tengriden gelir. Bunu böyle bilip, ferah tutasınız içlerinizi. Ha, sakın ola çabalarınızı aksatıp, buduna önder olmaktan beri durmayasınız. Çünkü öndersiz ordu, ordusuz savaş, uğrunda savaşsız da yurt olmaz yiğitlerim…
Bunun üzerine davranan Teoman Beğ, konuşmağa başlamadan önce kemerinde taşıdığı, içi altınla dolu deri keseyi Koca Ustanın önüne iteleyerek:

- Sağ olasın Tuğrul Ağam! Bu sözlerin maneviyatımızı yükseltip, inancımızı büyüttü. Pusat olmadan ordu olunup, uğraş kazanılamaz elbet. Buyur

Tuğrul Eçi, bununla biraz daha ihtiyaç gidermek her halde mümkün olur. Hem bunları bırakmak, hem biraz hasbi hal etmek için uğramıştık. Çabalarımız kuşkusuz sürecektir, ta ki yeniden ayaklanıp, ülke kurtulana dek. Eçi, şimdi destur verirsen dönme vaktidir. Lakin ne çare ki, bu kez kardeşimiz

Sarıbörü'yü göremeden ayrılacağız. Artık, selam söylersin bizden ona, gelince.
Böylece konuklar ayrılmış, Koca Tuğrul çalışmasını sürdürmek üzere gene ocak başına dönmüştü. Bıraktığı yerden işe koyulan Koca Usta, saatlerdir ateşte kızdırıp, örs üstünde şekil verdiği taslağa su vermek istiyordu. Yeni kılıcın üstünlük bakımından farkını oluşturacak nirengi noktası işte ve bilhassa bu su verme tarzında gizliydi. Bunun için kılıcın ağzını bir parmak, sırtını ise iki parmak kalınlığında özel bir balçıkla sıvayıp, onu tekrar harlı ocağa sürüp, körüğün başına geçmişti. Tam bu sırada bir atın kişnemesi duyulmuş, Koca Tuğrul memnun olup, yüzü gülmeğe başlamıştı. Hayatta kalan tek evladı Sarıbörü olmalıydı çünkü gelen. Diğer üç oğlunu, özgür bir yurt uğruna, daha önceki ayaklanmalarda meyyit vermişti Koca Usta. Az sonra gülerek içeri giren gerçekten Sarıbörü idi. Kucağında getirdiği eski demir parçalarını bir kenara bırakıp, hemen körüğün başına geçmişti. Babasına yardım için, ya böyle körük çeker veya çekiç sallardı onunla karşılıklı…

Sarıbörü adına yakışacak denli sarışın, yeşil gözleri daima gülen, güçlü ve zeki bir gençti. Her gün düze iner, ihtiyaç duyulanları veya olan bitene dair haber almaya çalışırdı. Babasının ünü, onun her yerde tanınıp, itibar görmesini sağlamakla kalmaz, işlerini de kolaylaştırırdı. Körüğün tempolu devinimleri çok sürmeden ateşin şiddetini yükseltirken, Koca Usta ham taslağın ateşte aldığı renkleri dikkatle izliyordu. Nitekim kalın balçıkla sıvalı kılıç sırtı kiraz kırmızısına, ağız tarafı beyaz kor haline gelip, körüğe dur demişti Koca Usta. Beklenilen tav nihayet oluşup, kılıca su verilme vakti gelmişti.

Bu durumda su verilen kılıç sırtı nispeten yumuşak ve esnek, ağız asil çelik olacaktı. Maşayla tuttuğu ham taslağı közden çıkarıp, hiç bekletmeden
madeni suyla dolu taş oyması tekneye daldırıyor, fokurdayan su kısmen buharlaşırken, kızgın namlu suyunu alıyordu.
Kılıç imalatının son adımı özen ve sabır isteyen kılağılama işiydi. Kalın, ince, yağlı ve yağsız kılağı taşlarından geçen kılıç namlusu günler sonra bir ayna kadar pürüzsüz ve parlak, bir ustura kadar keskin ve alıcı olmuştu. Bu arada bir şahesere yakışan kemik kabza ve halis deriyle kaplı kın da yapılmıştı. Derken kabza takılıp, sıra eserin sınanmasına geliyordu. Deneme iki aşamada yapılıp, ilkinde sertlik ve sağlamlığı, ikincisinde kılıcın keskinliği sınanmıştı. Sertlik denemesini Koca Ustanın gözetiminde Sarıbörü yaparak, onunla masif örs demirinin yana doğru uzanan sivri tarafını koparırken, ağızda bir çentik bile oluşmamıştı. Keskinlik ve alıcılık denemesini Koca Usta bizzat yapmış, bunun için düzde bir akarsu yatağına inmişti. Uygun yerde suya dikey soktuğu kılıca doğru yüzerek gelen yapraklara karşı sabit tutulan kılıç, onları hayrete şayan bir şekilde tek tek ikiye bölüyordu. Bütün denemelerden başarıyla çıkan kılıca, son işlem olarak, ustanın tamgası olan kurt başı ve kılıcın müstakbel sahibinin adları, kabzanın bir parmak önüne nakşedilmiş ve şaheser tamam olmuştu. Ulusu gelecekte layık olduğu düzeye ulaştıracağını gene bir düşte gördüğü, henüz doğmamış birine armağan diye yaptığı kılıcı bir ipek parçasına sarıp, hususi eşyasını sakladığı ceviz sandığına koymuştu. Yarım kulaç uzunluğunda, her bakımdan dengeli, ustası kadar asil olan bu kılıç, kendisi o zamana ulaşamadan ölecek bile olsa, müstakbel sahibine oğlu Sarıbörü tarafından verilecekti.

Teoman Bey ile yoldaşı Kula'nın yaşadıkları bölge kut dağı Tengri'nin Kuzeybatı eteklerinde kalan topraklardı. Otlak ve ormanla çevrili bu engebeli arazide dağınık yaşayan Türk boyları, birlikleri bozulup, devletleri yıkılarak uzunca süren esaret ve sefalete düşmüşlerdi. Yaptıkları kanlı ayaklanmalar iki defa akamete uğramış, pek çoğu kırılmıştı. Bu havalide yaşayan oymakların çoğu işgal altında bulunan doğu illerinden, Ötüken tarafından göçmüşlerdi. İstilaya uğrayan diğer bölgelere kıyasla, güvenliydiler. Buna rağmen hayvan besleme, tarım ve metali işleme yanında, deri ve dokuma işlerinde ileri gitmiş olmaları fayda vermiyor, üretimden sağlanan gelirin çoğu vergilere gidiyordu. Teoman Bey ve onunla çalışan bir grup avcı, zaman zaman gizli kervanlar düzenliyor, yükledikleri malları vergisiz satarak, kurulacak gizli ordu için gelir sağlıyorlardı. Ülke üç farklı kökene sahip düşman tarafından işgal edildiğinden, aralarında bulunan doğal rekabeti kullanmak mümkün olup, birinin hakim olduğu bölgeden kaçırılan mallar, diğer yörelerde rahatlıkla alıcı buluyordu.

Tengri dağının eteklerinde, Işık Gölün kuzey kıyısını örten büyük bir orman vardı. Ormanın göle bakan kıyısına yakın bir düzlükte ulu çınarın altında bir ağıl içinde koyun ve keçiler, önünde yatan iki iri köpek ve bağlı üç at durmaktalardı. Yan tarafta, etrafı çalılarla çevrili büyük bir kara çadır kuruluydu. Yoldaşı Kula ile ayrılan Teoman Bey, obasına sabahın seher vaktinde ulaşmıştı. Çadırında onu bir sürpriz bekliyordu. Zira, ileri düzeyde hamile bulunan esmer güzeli eşi Küngülü doğum yapmış, yanında şimdi mışıl mışıl uyuyan bir de çocukları vardı. Ağılın önünde atından inip, yolda avladığı dağ keçisini terkisinden indirmiş, atın koşumlarını çözmekteydi. Gelişini önce köpeklerin ürümesi, sonra nal sesleri ve atının kişneyişinden anlamış olan ihtiyar ana, eşi çoktan ölmüş, oğullarından üçünü ayaklanmalarda kaybetmiş, herkesçe sayılan Tolun hatun, oğluna müjde vermek için dışarı çıkmıştı. Teoman Bey, eyeri ağılın çit sırıklarından birinin üstüne koyarken, annesinin seslenişi ile dönmüştü;

- Gözlerin aydın ola ey oğul!

- Ne oldu ki ana?

-Daha ne olsun oğul, gelin gülle gibi bir oğlan doğurdu bize. Şükürler olsun Yaratana!

Teoman Bey sevincini belli etmeyerek;

- Ne diyorsun ana, doğru mu bu dediklerin?

- İnanmadınsa git de gözünle gör!

Bunun üzerine çadıra giren Teoman Bey, hakikati görünce çok sevinmiş, sonra atına binip, çevre oymaklara büyük şölen haberini vermek için yola çıkmıştı. Bu olaya belki en çok sevinen Kam Koca Tuğrul olmuş, at binip, oğlu Sarıbörü'yle birlikte gelmişlerdi. Çardaklar kurulup, kebaplar çevrilmiş, yenilip, içilerek sıra yeni doğana ad konulmasına gelmişti.

Buna dair ilk öneri Koca Tuğrul'dan gelip:

Adı yiğit, kahraman anlamına gelen "Mete" olsun! Demişti.

Bununla kalmayıp, azatlık mücadelesine ilişkin gayretlerinden ötürü överek, Teoman Bey’i bu uğraşın "Başbuğ’u" olması gereğini dile getirmişti. Aksakallıların oyuna sunulan bu öneri derhal onaylanmış, gönüllü önderliği resmiyet kazanan Teoman Bey’e “Yapgu" eşi Küngülü’ne bundan böyle “Katun” sanı verilmişti.

Aradan geçen bir kaç ay içinde bütün hazırlıklar tamam olup, yeniden kurulan ordu Yapgu'nun komutasında atağa geçmişti. Bu esnada karşı koyan düşman kılıçtan geçirilirken, direnmeyene hayatı bağışlanıp, takas ve fidye için esir alınıyordu. Temkin ve tedbirde hata yapılmaması sayesinde, bu kez düşman gafil avlanıp, yeniden toparlanmalarına fırsat verilmiyordu. Baskın şeklinde gelişen saldırılar düşmanı panikletirken, olayı duyan dağınık Budun erleri, dört bir yandan sökün eden süvarilerle muharip sayısı her an büyüyordu. Öz sınırlar dışına taşırılmayan bu savaş nihayet kazanılıp, Yüeçiler hariç, diğer düşmanları (Çinli ve Sienpiler) ile barış antlaşmaları yapılmıştı. Böylece yağıdan temizlenen yurt, yüksek egemenlik hukukunu kazanırken, huzur, gönenç ve onur yeniden avdet ediyordu ülkeye…
Aradan üç yıl geçmişti ki, vuku bulan talihsiz bir olay Budunu yasa boğmakla kalmayıp, bir takım menfi oluşumlara da kapı aralamıştı. Zira Tigin Mete, hastalığı sonucu annesini kaybedip, küçük yaşta öksüz kalmıştı. Çok geçmeden tekrar evlenen Yapgu, hamile kalan eşinden bir erkek evlada daha sahip olmuş, ordu komutanlarından biri olan dayısı Uruz, onun adını "Uluç" koymuştu.
Öksüz kalan Mete, üvey annesinden daha çok, gösterdiği yararlıklardan ötürü artık yüzbaşı olan Sarıbörü ile kalmayı yeğliyor, ondan ayrılmak istemiyordu. Yaşıtları analarının eteği dibinden ayrılmağa bile korkarken, Mete Sarıbörü ile at sırtında ava gitmeğe bayılıyordu. Doğuştan acar bir çocuk olan Tigin Mete’yi yakın gelecekte vahamet bekliyordu. Çünkü, yeni Katun, onun yerine kendi oğlunu veliaht yapmak istiyordu. Oysa töre icabı bu hak büyük oğula mahsus olup, o ölmedikçe başkası veliaht olamazdı. Ama Katun muhakkak bir yol bulup, Mete'den kurtulmak istiyordu. Bunun için, tacir, çoban, gezgin, Yüeçili adına ne bulduysa, hudut haricinde bile olsalar yakalatıp, eziyet ettiriyordu. Devam eden bu hal, iki halk arasına düşmanlık tohumları yeşertiyordu. Bu işler daima gizli yapıldığından içerde kimse duymuyor, karşı tarafın yaptığı misillemeler sebepsiz sataşma sayılıp, büyük tepkiyle karşılanıyor, taraflar her geçen gün savaşa bileniyordu. Yüeçiler, Hunlulara karşı eski müttefikleri olan Çinli ve Sienpiler'i kışkırtıyor, onları yeni bir Hun tehlikesine karşı birlikte hareket etmeğe çağırıyordu.

Bu olaylardan çok bizar olan Budun, toplanan her kurultayda şikayet konusu ederek, yönetimden acil çare talep ediliyordu. Lakin Katun ve yandaşları olayları daima örtbas edip, barış ve huzura olan ihtiyaç şiddetlendiriliyordu. Bunu sağlamak için el altından önerdikleri tek yol; Yüeçilere bir rehin verilmesiydi. Bunun için Uluç Tigin henüz çok küçük olduğundan, Mete müsait görülüyordu. Bu gidişata artık bir son vermek isteyen Yapgu, halktan gelen yoğun itirazlara rağmen, Yüeçiler'le saldırmazlık paktını temin için Mete’yi onlara rehin vermeğe razı oluyordu.
Bu duruma çok üzülen Yüzbaşı Sarıbörü, pederi Kam Koca Tuğrul’a bu gidişin nereye varacağını soruyordu. Kam, haris Katunun güttü amacın savaş çıkarmak olduğunu anlatıyor, onun için şimdiden önlem almak gereği üzerinde duruyordu. Tigin Mete mutlaka savaş çıkmadan önce kurtarılmalıydı. Bu işi üstlenen Yüzbaşı Sarıbörü, güvendiği muhafızlardan üçünü gizlice Yüeçi ülkesine salıyordu. Bunlar, onbaşı Ötemiş başta olmak üzere, Mete'yi seven, Töreye bağlı, lisan ve sair konularda yetenekli yiğitlerdi. Nitekim üç yiğit iki sınır arasında kalan tampon bölgede, yollara uzak düşmeyen, asude bir yerde çadır kuruyor, burada av ve hayvancılıkla yaşarken, az zamanda birer Yüeçili'den farksız oluyorlardı. Bu arada Yüeçi Başbuğu Barak bir at yarışı düzenliyor ve katılan Ötemiş bunda birinci geliyordu. Barak tarafından ödüllendirilmekle kalmayan Ötemiş, Tigin Mete dahil, avane çocuklarına binicilik öğretmeni olarak atanıyordu. Böylece çok sürmeden Tigin Mete ile karşılaşan Ötemiş, ona asıl maksadından söz etmeyip, alakası, kabiliyetli bir öğrenci ile öğretmen arasında beklenen şekilde kalıyordu. Bundan sonra at gezintileri yapmak dahil, her gün birlikte olabiliyorlardı. Fakat aradan üç yıl geçip, emeli malum Katun ve yandaşları tahrik eylemlerine yeniden başlayınca durum yeniden değişiyordu. Onların bu tavrına önce pek anlam veremeyen Barak Han, Ötemiş’in zaman zaman çıtlattıkları dolayısıyla, aslında Tiginin kurban edilmek istendiğini anlıyordu. Hun töresini tanıyan

Barak Han, onu her şeye rağmen elinde teminat olarak tutmak istiyor ve bunun için tedbir alıp, bir çok hareket serbestisini kısıtlamakla kalmıyor, gözlem önlemlerini de arttırıyordu.
Bu gidişat, olayların farkında bile olmayan Tigin bakımından vahimdi, çünkü bir savaş durumunda başı tehlikedeydi. Fakat her şeye rağmen onun arkasında köklü bir ulusu temsil eden, feragat ve asalet sahibi bir avuç yiğit ile onlara şu acunda ad veren kadim bir Töre vardı. Bu "Türk Töresi" ve onun kişi dimağında yer alan manevi hakimiyetinin ezeli ve ebedi tahtıydı. Çünkü o taht; onları ve töreyi yaratanın tahtıydı. O taht, Türklüğün namus ve şeref timsali, uğruna savaşan ruhların mihrabıydı...

Bu sırada Ötükende son kurultay toplanıp, harp kararı alarak dağılıyor, artık savaş davulları çalınıyordu. Olan biteni yakinen izleyen Sarıbörü, hemen mahut planı uygulamağa koyup, Bozok adlı ulağı sezdirmeden yola çıkarırken ona şu talimatı veriyordu;

- Tigin Mete ilk fırsatta kaçırılıp, sağ ve esen olarak, Tengri Dağı'na ulaştırıla!...
Yeller gibi esip, kuşlar gibi uçan atıyla yol alan Bozok Yüeçi sınırını geçerken, Hun ordusu bu sırada bölükler halinde yola diziliyordu. Nihayet bir gün bir gece sonra tampon bölgede bulunan üsse ulaşıp, Ötemiş'e bu emri iletme görevini orada daima bulunan Bars ve Berkiş'e devrederek, aldığı muhtemel uygulama planı ile geri dönüyordu. Bu emri alır almaz yola çıkan Bars, Ötemiş'i çadırında yalnızken buluyordu. Bars'a, çadırda beklemesini tembih eden Ötemiş, derhal at binip, çadırlardan oluşan Yüeçi Payitahtı Hargon'a sürüyordu. Hargon, küçük bir çayın kenarında, sırtını ormana vermiş, rakımı giderek yükselen, ağaçlı ve çimenlik bir düzlükte yer alıyordu. Kendi kaldığı çadır biraz dışarıda, kuytu bir yerde kuruluydu. Yukarılardan bakıldığında, etrafı iri mantar evlekleri ile çevrili bir dağ eteğini andıran bu düzlük, iki yandan geniş bir ovaya açılıyordu.

Ötemiş Kuzeyden gelip, güneye doğru gidiyordu. Mevsim yine değişmiş, etrafta serin güz yelleri esiyordu. Çadırların çevrelediği meydanlarda çocuklar koşuşuyor, koyunlar meleşiyor, kuşlar gönlünce uçuşuyordu. Biraz ileride ceviz ve çınarların çevrelediği görkemli Han Otağını gören Ötemiş, içinde bir ürpertinin serince kıpırdandığını hissediyordu. Yumuşak usulde işe yarar ümidiyle, gerektiğinde bu iş için kullanılmak üzere, yanında biraz altın ve gümüş getiriyordu. Şimdi ilk iş, bir yolunu bulup, Tigin Mete'ye ulaşmağa kalıyordu. Önceleri olsa bu çok kolaydı. Ama şimdi onunla ancak haftada bir gün, o da esasen yarın olmak üzere, bir araya gelmeleri mümkündü. Ayrıca öncesinden farklı olarak, onun kaldığı çadırı göz altında tutan üç yeni nöbetçiye daha görev veriliyordu. Ötemiş, Han Otağına elli adım kadar yaklaşmış, pür dikkat etrafı tarıyordu. Ortalık hayli hareketli, ama onun umduğu türde bir telaş havası sezilmiyordu. Bu ise, savaş haberinin oraya henüz ulaşmadığını gösteriyordu. Önünde eli kargılı, beli kılıçlı bir manga çerinin daima nöbet tuttuğu üç tuğlu Han Otağının hemen sağına düşen büyük yaslanda, etrafı bodur ardıçlar ve yer yer servilerle çevrili küçük bir meydanlık vardı. Esasen burada çeriler talim yapar, onlar çekilince yerini çocuklar veya yetişkin delikanlılar alır, aralarında güreşir veya oyunlar oynarlardı.

Güneş uzaklarda görülen sıradağın arkasında guruba (günbatımı) girerken, gökyüzünde kobalt mavisi zemin üzerine sarı, turuncu, eflatun renkli devingen katlar oluşmasına yol açıyordu. Ötemiş bu meydanın girişine doğru dikkat ettiğinde, orada bir grup çocuğun arasında çömelmiş, onlara bir şeyler anlatan Gabor'u fark ediyordu. Fakat Tigin Mete, henüz nedense ortalıkta gözükmüyordu. Az daha yaklaştığında, beyaz börkünü alnından geri iten Gabor da onu görüp, çocukları bırakarak, neşeli bir yüzle ona doğru yürümeğe başlıyordu. Gabor, Tigin'in en eski muhafızıydı. Ötemiş onunla iyi anlaşır, kımız içip, birlikte eğlenirlerdi.

Nihayet birbirlerine üç adım kala önce Gabor yaltaklanarak:

O,oo! Ötemiş Ağam, nerelerdeydin? Kaç gündür hiç uğramaz olmuştun buralara.

Derken, Ötemiş buna karşılık yapay bir neşeyle:

- Ooohoooh! Nerede olacak, elbette ki aynı yerimizde, hani bilmezmiş gibi konuşursun. Hem bu sıra ki keyiflerimizi de hiç sorma... Derken, bu arada göz kırpıp, eliyle bir kadehin içilişini işaret ederek, devamla:

- Sizleri merak edip, sonunda geldik işte. Diye ekliyordu.

Ötemiş bu tarz bir karşılaşmayı her zaman olsa umardı, ama gizli niyetinden ötürü olacak, bu gün beklemiyor, o nedenle kendini şanslı gününde sayıyordu. Derken eyerden atlıyor ve sağ elini uzatıp, Gabor'un omzunu sıvazlıyordu.

Aynı dostluk edasıyla karşılık veren Gabor:

- Bilirim, güreşten hoşlanırsın, hele bir de senin yenilmez çırak, Hun Tigin'i güreşirse. Hele şuraya baksana, gene güreşiyorlar işte. Diyordu.

Bunu duyan onbaşıyı bir heyecan sağanağı yalayıp geçiyor, atı yularından çekerek, yakında ki bir serviye bağlayıp, koşar adım çocukların arasına dalıyordu. Meydanın öte ucuna doğru giderken, Gabor ardından ona yetişmeye çalışıyordu. Güreşenleri izleyen kalabalıktan üçü Tigini kollayan yeni muhafızlardı. Tigin artık ince, kara yağız ve sırım gibi bir genç olmuş kıyasıya güreşiyordu. Karşısında ki rakip iri kıyım bir gençti. Bir elense ve parat bir çelme ile rakibini bir anda sırt üstü yere yıkan Tigin, onun göğüs kafesine çöküyordu. Başta Ötemiş olmak üzere, bunu beğenen herkes Tigini alkışlıyordu. Güneş batıncaya kadar üç güreş daha yapan Tigin, gene rakiplerini yeniyor ve seyredenlerden bol alkış alıyordu. Güreşler sürerken, diğer muhafızlara yaklaşan Gabor, ballandırarak, biraz sonra kurulacak muhtemel çilingir sofrasından bahsedince, onların iştahları da kabarıyordu. Onları göz ucuyla izleyen Onbaşı, Gabor'a yaklaşarak, bol kımızlı mükemmel bir sofranın donatımı için gereken parayı alenen veriyordu. Biraz sonra çökmeğe başlayan karanlıkla meydanlar boşalıp, ortalıkta kimseler kalmıyordu. Bu arada Ötemiş çoktan gidip, işret sofrası için gereken nevaleyi getirmiş, sonra gelip onları da alarak, hep birlikte Tiginin kaldığı çadırı dört yandan kuşatan nöbetçi çadırlarının arasına çöküyorlardı. İri bir çadırın girişini tercih eden nöbetçiler, böylece hem içeriden yansıyan şamdan ışığıyla aydınlanacak, hem Tigin'i göz altında tutabileceklerdi.

Meze olarak getirilip, kızartılmış etlerden bir kuzu budu alan Tigin, yemek ve yatmak için çadırına çekilirken, Ötemiş'in yaptığı bir göz işaretinin anlamını bir türlü çözemeyip, bunu merak ederken uykuya dalamıyordu. Çadırda yere serili yatağa sırt üstü uzanmış, bu arada dışarıdan gelen seslere kulak kabartıyor, keskin kalite kımızla esriyip, peltekleşen dudaklardan dökülen sözleri anlamağa çalışıyordu.
Nitekim nöbetçiler sızıp, kimi oraya kimi buraya yığılırken, konuşmalar kesilmiş, etrafta baykuş sesinden ve horultulardan başka ses duyulmaz olmuştu. Onları tekrar yoklayarak kalkan Ötemiş, sessizce Tiginin kaldığı çadıra girmişti. Hala gözü uyku tutmamış olan Mete, onu bir siluet halinde bile olsa tanımıştı.

Nitekim fısıltıyla seslen Onbaşı:

- Mete Tigin, haydi hemen kalkıp hazırlan. Çünkü geri dönmenin vakti gelmiştir artık! Öz yurdumuza, bizi bekleyenlerin yanına dönüyoruz birlikte.
Buna çok şaşıran Mete heyecanlanıp, sesi kısılarak;

-Kaçacak mıyız yoksa buradan hocam?

- Evet Tigin'im, Haydi davran bakalım.

- Vay anasını, demek siz bizden biriydiniz? Tamam, o işaretinizin sırını şimdi çözdüm

Diyen Mete, hemen kalkıp yeleğini, börkünü, çizmelerini alırken, bu olan bitene gene de tam inanamıyor, kendini bir düşte gibi sanıyordu. Derken çok geçmeden sessizce dışarı çıkıp, az ötede duran atlardan ikisine biniyorlardı. Oradan ayrılırken, Hargon’a girmiyor, ormanı arkadan dolanarak onbaşının çadırına varıyor, bu sırada, merakından yerinde duramayan Berkiş’i biteviye voltalar atarken buluyorlardı. Derken hemen o da davranıp, üç atlı Kuzey-batı yönüne dörtnal uzaklaşıyorlardı. Hava akşamkine nazaran daha ılımandı. Şanslarına, biraz önce lacivert semada hiç görünmeyen yarım ay da ortaya çıkıp, ılgarla giden atların yolu görmelerine yetecek kadar şua gönderiyor yer yüzüne…
Bu sırada Yapgu, tepeden tırnağa pusatlı beş bin kişilik atlı ordusuyla Yüeçi sınırına dayanıyordu. Gün batarken yola çıkan ordu, gece boyunca yol almış, ortalık yeniden ışıyordu. Beyaz aygırı ile önde giden Yapgu, Yüeçi sınırından girilince atını tırısa kaldırmıştı. Hun ordusu bir kara yılan gibi büküle, kıvrıla giderken, ortalık gümbürdeyen nal sesleriyle sarsılıyordu.

Bu sırada, Mete ve fedaileri tampon bölgeye varmış, burada kurulu çadır sökülerek, yöreye hakim bir tepeyi tırmanmışlardı. Uzaklardan duyulan bu uğultuya ancak hareket halinde olan bir ordunun sebep olacağını kestirmiş, fakat onun ne taraftan gelip, geçeceğini henüz kestiremiyorlardı. Ordunun izlediği güzergaha beş ok atımı mesafede yer alan bu tepe, tamamen meşe ve fındık kümeleri ile örtülü, nispeten emin bir yerdi. Küçük kafile açık bir alanda, güneşin ısıttığı şebnemli çimenlere oturmuş, ordunun uzaklaşmasını beklerken, bir şeyler yiyecek ve sonra yola koyulacaklardı. Bars ve Berkiş tepenin çevre düzlüklere bakan sağ ve sol cephelerine siperlenmiş, etrafı gözetliyordu. Bir çıkından aldığı kızarmış, soğuk av etlerini işaret eden

Onbaşı, Tigin Mete’ye:

- Tiginimiz'in ağzına layık olmasa da, bunlardan başka yiyecek yok yanımızda.

- Tasa etmeyin hocam. Bunları bulduk ya, siz ona bakın. Seslenelim Bars ve Berkiş gelsinler, beraber yiyelim.

Derken onlar da gelip, yemek henüz bitmişti ki, beklenen şey, yerleri sarsan nal seslerinin, kasırgayı andıran uğultusu artık iyice yakından geliyordu.

Hemen kalkıp, hızla sesin geldiği kuzey istikametine koşmuşlardı. Bulundukları yer karşı düzlükleri görmeğe müsait fundalık bir noktaydı. Şimdi buradan, dört nala gelen koca bir ordunun havaya kaldırdığı yoğun toz bulutunun, yaklaştıkça büyümesini hep birlikte izliyorlardı. Onbaşı ve yiğit çerileri her şeyi muhtemel saydıkları halde, biraz sonra olabilecekleri umursamıyor gibi sakindiler. Buna sebep, uğruna baş koydukları davada haklı almalarıydı.

Fakat henüz muğlak durum karşısında genç Tigin neler düşünüyordu? Bu sorunun cevabını, sanki aynı şeyleri düşünmüş gibi, Onbaşı Ötemiş veriyordu:

- Geleceğin Yapgusu Mete Tigin! Diyerek söze başlıyor ve konuştukça duyguları depreşip, gözleri puslanarak;

-Bu gördüklerinden hiç tasa etme. Özgüvenimizin kaynağı Göktanrı biliyor, biz yaşadıkça sana kimseler dokunamaz.

Sonra arkadaşlarına dönerek;

-Kardeşler hele buraya gelin, sonuna dek Tigin Mete'nin yanında yer alacağımıza birlikte ant içelim!

Nitekim kılıçlar çekilip, avazla hep bir ağızdan:

- Sözümüzden dönersek; Gök gire, kızıl çıka!

Derken, silahlar üzerine yemin ediyorlardı. Ordu olurda öncüsü, artçısı olmaz mıydı? Bakın işte sol yamaçtan beş atlı dolu dizgin yaklaşmaktaydı bile. Bizimkiler hemen ok ve yaylarına davranıp, gelenlere, ağaçlığa girdiklerinde, şah çekmek için atılmışlardı. Az sonra öncüleri yerlerine mıhlayan katı emir, üç yandan ve üç ağızdan aynı anda çıkıp, üzerlerine nişanlanan demir ok temrenleri kadar keskin ve onlar kadar caydırıcı olmuşlardı:

- Durun ve sakın ola kıpırdamayın!

Üç sesin sahipleri, ellerinden kurulu yaylar, birer birer çalıların arasından çıkmışlardı. Önce yerlerinde donup kalan öncüler, sonra Ötemiş'i tanıyınca bir an ferahlamış, lakin onun ciddi tavrı ve;

- Hemen at inip, silah bırakın!

Emrinden sonra yukarı gelmelerini istemesiyle şaşkınlıkları sürüyordu. Yukarı çıkan öncüler Mete'yi karşılarında görünce hepten apışmışlardı. Kendini ilk toparlayan öncü başı, Ötemiş'e hitaben:

- Onbaşım, haşin tutumunuzun sebebi şimdi anlaşıldı. Lakin Tiginimiz bağışlasın, birer emirberiz çünkü sadece biz. Amirimiz de malum, Yapgu olarak, kendi babalarıdır şahsen. Diyordu.

Buna karşılık veren Onbaşının bakışı yine kinayeliydi. Olumsuz manada baş sallarken:

- Bilmem nereden başlamalı. Ama bilip, güzelce tanımış olduğunuz gibi, Tiginimiz Mete, elan karşınızda olup, töre uyarınca gelecekte ki Yapgumudur.

Sizler, şu topraklara, mertçe haber bile vermeden saldırırken, bunun neye mal olacağını ya hiç düşünmemiş olan yozlar (sığır), yahut vicdansız, töreye bilerek ihanet eden hainlersiniz.

Derken, bir an durup, bunları kıvançla izleyen Mete'ye bakmış, sonra sözlerine devamla;

- Amma, şükür Tengriye ki sonuç , fesatların umduğu gibi değil, işte böyle olmuştur.
Bu sözleri tartmaktan aciz olmayan Mete, öncülere bakarken gülümsüyor, onbaşı ve diğer çerileriyle iftihar ediyordu. Artık dayanamayan öncüler bir ağızdan:

- Ne mutlu sizlere!

Derken, duydukları büyük mahcubiyetten ağlamaklı idiler. Mete hemen müdahale ederek, onları teskin edip, şahsi mazeret ve masumiyetlerini kabul ediyordu. Buna çok sevinip, minnet duyan öncüler, hemen ant içip, olan biteni Yüzbaşı Sarıbörü ve sonra güvenilen herkese söylemek üzere at binip, ordu yönüne sürüyorlardı. Çok geçmeden azgın sel gibi akan orduya katılan öncüler, orta saflarda Yüzbaşıyı bulmuşlardı. Bu arada yan taraflardan girenler konuyu hemen duyurmuş, bulanık sel gibi akan kıtalar önce yavaşlamış, sonra tamamen durmuşlardı. Son durumu öğrenen Sarıbörü çok sevinmiş, savaş nedeniyle tasası kalmamıştı. Bu arada ön saflarda at koşturan Yapgu ve Tümen başılar, arkalarında eksilen nal seslerini fark ederek duruyorlardı.

Katunun büyük kardeşi Tümen başı Uruz öfkeyle kaşlarını çatarak:

-Ne oldu bu çeriye? Neden böyle dururlar? Delirdi mi bu adamlar, yoksa ne?!
Yapgu bu duruma yol açan meçhul sebebi sanki garip bir içgüdüyle bekliyor gibi, manen bizar, zihnen allak bullaktı. Öyle ki, şu an burada olduğu dahil, her şeyin bir düş olmasını diliyordu. Nitekim yalın gerçekle bir an önce yüzleşmek için atını dizgin kasıp, durmuş olan saflara doğru mahmuzluyordu. Karşısına çıkan herkese soruyor, lakin kimseden cevap gelmiyordu. Son olarak, ön saflarda at üstünde ki Sarıbörü'yü fark ederek:

- Koca Tuğrul'un oğlu, sen söyle! Neden durdunuz, bunun için emir veren mi oldu size?
Bulunduğu saftan bir at boyu öne çıkan Yüzbaşı Sarıbörü, yüksek sesle:

- Ordu içinde bir yanılgı var ya, ondan ötürü sayın Yabgu!

O ne demek? Nasıl bir yanılgı bu Yüzbaşı?

- Sevgili Tiginimiz Mete, halen düşman elinde rehin sanılmıyor mu?

Yapgu birden afallayıp, istemeden sesi titreyerek:

- Öyle değil mi yani şimdi ?

Duyduğu gönençten sesi daha da gürleşen Sarıbörü:

- Göktanrı’ye şükür ki, değil artık! Tigin Mete özgür ve esenliktedir şu an!
İşitilen bu sözler, ordu içinde bir tartışma başlatır ki, sormayın nasıl. Sonucun böyle olacağını bilse hiç sormazdı bunu Yapgu. Lakin, yaydan çıkan ok gibi, soru sorulmuş, cevap verilmişti bir kez. Çok geçmeden ordu ikiye bölünüp, azı Yapgu, çoğu Sarıbörü yanında kalıyordu. Çoğunluk azınlığa üstün gelecek durumdaydı lakin, kardeş kanı dökülsün istemiyordu Sarıbörü. Derken çoğunluk duramayıp, arka arkaya gülbanklar atarak:

- Yaşasın Töre!

- Yaşasın Yüzbaşı Sarıbörü!

- Yaşasın Tigin Mete!

Nidalar yeri göğü inletirken, bu sırada karşı taraftan çıt çıkmıyordu. Çoğunluğun muhtemel "Kahrolsun Yapgu" nidalarını duymaktan çekinen Yapgu derhal yüz geri edip, yanında kalanlarla Ötüken istikametine dönüyordu. Sarıbörü ve onunla kalanlar beklemiyor, atlar dolu dizgin Mete ve fedailerinin durduğu tepeye doğru sürülüyordu. Bu arada düzde olan biteni izleyen tepedekiler de coşkuyla bayır aşağı at koparıyor, az sonra düzlükte bir araya geliniyordu. Coşku ve duygu dolu anlardan sonra, atlar Günbatısına, Tengri dağına doğru sürülüyordu.

TENGRİ DAĞINDA DERGÂH- ORDUGÂH KURULUYOR

Mete ve yandaşları , bir akşam üstü Işık Gölü kıyısına varıyorlardı. Çerilerin bir kısmı burada sadakat andı verip, çağrılınca yine gelmek üzere terhis edilirken, Mete ile kalan yüzü subay ve bin beş yüzü er, Tengri Dağı yolunu tutuyorlardı. Kadim mağaranın hemen önüne, önceleri Dergah olarak kurulmakta olan bir bina, artık hem dergah hem ordugah olacak şekle sokulacak, yeniden düzenlenecekti. Hemen çadırlar kurulup, başlı işler hızla yürütülecek, gece gündüz demeden çalışılıp, bina dikilecek ve kış gelmeden içine girilecekti. Ustalık ve bilgelikte şanına layık bu eser, Koca Tuğrul’un yol gösterisi ve gayretleri ile bir an önce yapılıp, onun adıyla, zaman durdukça anılacaktı. Nihayet inşası bitirilen muazzam eser, günü gelip, kutsama törenleriyle kullanıma açılıyordu. Bu aynı zamanda Budun için yeni bir düzenin başlangıcı da olacaktı. Üniformalarını giyen subay ve erat, aşağıda, büyük meydanda içtima ediliyor, her yan taklar, tuğlar, sancak ve bayraklarla donatılıyordu. Siyah, beyaz, sarı, kırmızı, mavi, yeşil, varlığın bütün renkleri simgelenirken, yeni doğan güneşte etraf pırıl pırıldı. Bu sırada Dergah mabedinde mihraba yönelen Mete, Göktanrı’ye hamt ve senalar ediyordu. Büyük meydanda merasim bandosu coşkulu marşlar çalarken, Mete mabetten henüz ayrılmış, ardında maiyeti, cümle kapısından çıkıyorlardı.

Bu esnada musiki sazları eşliğinde önce ozanlar;

Üze Tengri temür çıda,
Oklar birle bir bulut
Başbuğumuz Tanrıkut'tur!
Tanrıkut'tur! Tanrıkut!

Dizelerini yüksek sesle teganni ve terennüm ediyor, yankılanan bu seda, dalga dalga gök kubbeye yükseliyordu. Akabinde büyük Toy başlıyor, sofralar kurulup, kurbanlar kesiliyor, yenilip, içiliyor, cilasunlar savaş sanatlarında yarışıyor, bahadırlara ödüller veriliyordu. Gece merasiminde geleceğe dair nizam ve hiyerarşi belirlenip, Budun'un idari tarzı yeniden şekilleniyordu. Sarıbörü artık Başyaver, Koca Tuğrul Dergah ve tüm Buduna bilgelik yolu gösteren, Kam oluyorlardı. Ötemiş Binbaşı, Bars ve Berkiş Yüzbaşılığa terfi ediyor, layık olan herkese münasip bir mansıp veriliyordu

METE BABASINA KARŞI

Bu arada, bilinen sebeplerden ötürü ayrılan Yapgu, halen muhteris Katunun tesiri altında, entrikalara alet olmakta devam ediyordu. Çünkü Katun emelinden asla vazgeçmeyip, Mete yaşadıkça buna erişemeyeceğini bildiğinden, onu yok etmek için baba oğulu can düşmanı etmeğe bakıyordu. Ayrıca Sienpiler'i ona karşı kışkırtmak istiyor, bunun için Mete'nin onlara saldıracağı haberini salıyordu. Mete elan dahi hatırı sayılır bir güç ve buna niyetsiz değildi, lakin vakit, bu maksatlara ulaşmak için henüz erken olup, biraz hazırlık daha yapmak istiyordu. Bunun için, gerek savaş aletlerini ve gerekse muharip kalitesini artırmaya çalışıyor, nam salmış en iyi savaş hocalarını yanına alıyor, mahir ustalar getirtiyordu. Bu esnada kendisi dahil, herkes büyük gayret ve özveriyle çalışıyor, beceriler gelişirken, ordu büyük gaye için hazırlanıyordu.

Derken, aradan aylar geçerken, hazırlıklar hitam bulup, Mete artık yaşıyla ölçülemeyecek kadar gelişkin bir savaşçı, yetkin bir komutan olmuştu. Yıllardır Koca Tuğrul'un özel sandığında bir sır gibi saklı duran şaheser kılıç artık müstakbel sahibine takdim edilmeyi beklemekten bıkmış, nihayet bunun için özel bir tören, farklı bir şölen yapılmıştı. Asya'nın en namlı kılıç ustaları Akbaş ile Kazan bunun şerefine karşılaşmış, gün boyu yenişemedikleri halde, Mete'ye bağlanmakta birleşmişlerdi. Çok geçmeden Ötükene de ulaşan bu haberler Katunu küplere bindirip, Yapguyu, Mete'nin onlara saldıracağı fikrine kani etmişti. Lakin tek başına bu atağı göze alamayan Yapgu, kayın birader Uruz’un önerisi ile komşu Sienpiler'le birleşme yoluna gidiyordu. Mete diyarında barınıp, Katuna haber uçuran bir çaşıt (casus) varsa, Ötüken’de Mete için çalışan sayısız adam bulunduğu için, taraflar olan biteni çoğu kez, az bir zaman farkıyla da olsa, önceden öğreniyorlardı. Nitekim bu haber Tengri dağına ulaştığında derhal emir verilip, ordu büyük meydanda içtima oluyordu. Tümenbaşı ve Komutanlar, ay ışığı altında, at üstünde bir araya gelen orduyu nihai teftişe çıktıklarında şaşırmış, Tengri Dağını kargıdan bir ormanla çevrili sanmışlardı. Düşman bundan az değil, sayıca çoktu lakin, aralarında mühim bir fark vardı. Bu, Mete ve ordusunun Koca Tuğrul tarafından zafer için temin edilmiş olması ve muhariplerin bundan kuşkusuz olmalarından ileri geliyordu. Kam büyük zaferle müjdelemişti çünkü onları.

Son defa, kıtaları görmek isteyen Mete, yerinde duramayan küheylanları zapt etmekte zorlanan ilk kıtadan başlarken, "Karayel" adlı atı üstünde, hafif zırhıyla vakur bir kara doğanı andırıyordu. Onu hemen fark eden saflar;

"Yaşasın Tanhu Mete!"

Üze Tengri temür çıda,
Oklar birle bir bulut,
Başbuğumuz Tanrıkut'tur!
Tanrıkut'tur!Tanrı kut!

Diye gürlüyor, yankılanan nidalar yeri göğü inletiyordu. Mete bu kalabalık önünde "Alpagut" adlı kılıcını ilk defa kından çekip, ışık saçan namluyu havayı biçerek yukarı kaldırırken, bu kıvrak hareket orduyu coşturup, alaylar yüksek sesle ant içiyordu;

-Yaşasın Tanrı kut Mete! Ardından dönersek gök gire, kızıl çıka!

Bu toplu seste ifade bulan iman yoğunluğu arşa kadar yükselirken, Mete, havada dik tuttuğu pırıltılar saçan kılıcını öne doğru uzatıp, birleşerek üzerlerine gelen iki orduyu karşılamak üzere kuzey bozkırlarına doğru harekat emrini veriyordu.
Uçsuz bucaksız Asya bozkırında günlerce at süren Mete ordusu, nitekim rakiplerine yarım günlük mesafede geniş bir vadiye gelince konaklıyordu. Öncü birliklerin getirdiği bilgilere göre; eğer gece yarısı hareket edilecek olursa, muhtemelen sabahın fecrinde onları ani bir baskınla yakalamak mümkün olabilecekti. Ordu bu arada dinlenip, zuhur eden ihtiyaçlar gideriliyordu.

Gece yarıyı bulunca yola devam edilip, rakip orduya yeterince yaklaşıldığı bir yere gelince tekrar durup, atların ayaklarına keçe sarılıyordu. Bir baskın için böylece daha yakına sokulmak mümkün olabilecekti.

Öncülerden alınan istihbaratta; sırtını iki yandan sarp dağlara veren düşman, sadece iki yandan saldırıya maruz, deniyordu. Tümenbaşı Sarıbörü ve emrinde ki baskın birlikleri daha önce davranıp, savaşın geçeceği alana hakim tepe ve sair önemli noktalar ele geçirilmeğe başlanmıştı. Bu sırada sessiz okları kullanan kemankeşler (okçu), yeri geldiğinde, kendi icatları, ıslıklı bir vınlamayla uçarak, düşmanı paniğe sevk eden delikli okları kullanacaktı. İki-üç yüz adıma kadar ok atan bu birlikler, çok sürmeden etrafı kollayan rakip gözcüleri bertaraf ederken, her nasılsa sağ kalan biri saldırıyı haber veriyor, böylece toplu hücumdan kesin sonuç alınmıyordu.

Lakin her şeye rağmen, karşı tarafta başlayan bir panik, güçlerin sevk ve idaresini dumura uğratınca, Mete ordusu bundan yararlanıp, düşmanı hırpalıyordu.
İlk saldırıda zayiat verenler genelde Moğol soyundan gelen Sienpiler olduğundan, öç almak üzere toparlanıp, tekrar atağa geçenler yine onlardı. Lakin bu defa da amansız bir ok yağmuruna tutularak kırılmışlardı. Yapgu'nun askerleri ilk anda onların gerisinde kaldıklarından kayıp vermemiş, ama az sonra hücuma geçtiklerinde vızıldayan ok sağanağından paylarına düşeni almışlardı. Her şeye rağmen savaş sonuçlanamayıp, şimdi iş yakın dövüşün silahları kılıç, kargı, topuz ve baltaya düşmüştü. Ordular toparlanıp, yek diğeri üzerine dehşetengiz birer çığ misali at koparınca, çatışma çok kanlı olup, iki taraf da büyük zayiat veriyordu. Bu arada isabet eden bir okla Yapgu ve Uruz vurulmuş, onların ölümüyle savaş durup, asker gruplar halinde teslim oluyordu…

Katıldığı ilk büyük savaşta kahramanca vuruşarak, kendini kanıtlayan Mete, başında ki tolgayı çıkarınca, türlü yaralar almış olsa da, atı kara yel üstünde dimdik, yüzünde acıya dair bir emare görülmüyordu.

Derken ordu yeniden toparlanıp, yaralar sarılarak, cesetler gömülüyordu.

Nitekim yeniden düzene giren ordu, bu kez Ötüken yolunu tutuyordu. Çok sürmeden kadim başkent Ötüken’e ulaşan haberler şehri velveleye vermiş, orada amansız fırtınalar koparmıştı.

Daha önce tutumlarını gizleyen pek çok Mete taraftarı şimdi açıkça baş kaldırmış, Mete oraya varmadan Başkent teslim alınıyordu. Tam bir felaketin eşiğinde olduğunu artık anlayan Katun, oğlu ile at binip, firarı deniyorlardı lakin, izleyen Mete yanlılarından kaçarken acele ile fark etmeyip, ansızın önlerine çıkan uçurumun dibini boyluyorlardı.

Mete'nin kadim Payitaht Ötüken'e girişi muhteşem oluyor, budun yediden yetmişe bir bayram sevinci yaşıyordu. Verilen onca kayba rağmen ordu büyüyor, tüm kıtaya korku salan dehşetengiz bir güç haline geliyordu. Böyle hızlı büyümelerinden kuzeyde yaşayan komşu Tunguzların rahatsız olduğu haberi gelse de, Mete bu topluluğu akraba sayıp, mecbur olmadıkça savaşmak istemiyordu onlara karşı.

Çünkü onun büyük hedefi Çine akın etmekti.

Bir gün, yine kurultay toplanmış, ülke sorunları tartışılırken Tunguzlardan elçi gelmişti. Hemen huzura çağrılan üç kişilik heyetin sözcüsü, suratında ki seyrek sakal ve bıyıkları küstah bir eda ile sıvazlarken:

- Hanımız Künçün'ün hanlığınızdan ivedi istekleri olup, bunlara derhal uyulması ya da savaşa hazır olunmasını bildirmek için geldik. Sizden istekleri; at, kadın ve topraktır! Diyordu.

Alaysı bir gülüşle kısa konuşan Mete:

- At ve kadın olur, ama toprak asla. Şimdi git ve Han'ın olacak kişiye bunu böylece ilet! Diyordu.

Mete'nin bu tavrı, elçi heyeti dahil, herkesi şaşırtmıştı. Tunguz elçisi arkadaşlarının yüzüne hayretle bakarken, böylesi bir karşılığı beklemedikleri anlaşılıyordu. Çünkü onların istediği, malum; savaştı. Bunun en kısa ilanı da işte böyleydi. Mete kasten, denileni anlamazlıktan geliyor, sonra olacaklardan vicdanen sorumlu olmamak adına, böyle diyordu. Bu sırada hazır bulunanlardan Sarıbörü hayretli bir tebessüm ve resmi bir hitapla şöyle soruyordu:

-Hakanımızın Tunguzluya verdiği cevap, en az onlar kadar bizleri de hayrete sürükledi. Bunun sebep ve hikmetini aramızda merak etmeyen kimse var mıdır, bilmem?

Buna vakarla cevap veren Mete:

- Kadın ve at şahsıma aittir. Kendime ait şeyler için toplu savaşa, katliama razı değilim. Fakat toprak, o bütün Buduna ait olup, onun bir karışını bile savaşsız vermem. Evet, ordu son hazırlığını yapsın, Tunguzlunun asıl istediği budur çünkü. Diyordu.

Nitekim aradan üç gün geçmiyor, aynı elçi tekrar gelip, hanlarının toprak talebinde ısrarlı olduğunu bildirirken, aksi halde yine savaşı tekrarlıyordu. Bu kez Mete savaşı kabul ediyor ve yapılan savaşta Tunguzları hezimete uğratırken, at, avrat ve topraklarına bütünüyle el konuyordu…

ÇİN SETİ AŞILIYOR

Yüeçi Başbuğu Barak han, bu zaferden sonra artık Mete ile başa çıkılamayacağını anlayarak, ona bağlanıp, yıllık vergi vermeği kabul ediyordu. Eski yenilgilerin öcünü almak isteyen Mete, şimdi Çin'e yöneliyordu. O sırada Çin “Han Dinastisi”nin (Hanedan) yönetimindeydi.

Mete bu akın için bir Yüeçi sınır şehri olan Kansu'dan yararlanıp, burayı bir üs olarak kullanacaktı. Bu arada askerini yeniden tanzim edip, iki yüz bin atlıdan oluşan ordusunu onar yüzer, biner ve on binerli gruplara ayırıyor, öncesinden farklı olarak, ipek yolunun denetim ve işletimini de onlara veriyordu. Bu tedbir ile askerlik mesleğini daha cazip kılıyor, barış zamanlarında işlenmek üzere, halka tımar arazisi tahsis ediyordu.

Böylece, bu önemli güzergahta güvenliği sağlayıp, posta ve ticaret kervan seferlerine yeni imkanlar sunuyordu.
İstihbarat ve sair çalışmaları denetlemek için Kansu’ya önce kendisi, sonra ordusu gelmişti.

Sarıbörü oraya çok daha önce gelerek, saat gibi düzenli işleyen bir teşkilat kurmuştu. Kansu’da geçireceği günler için Mete'ye güzel bir saray tahsis edilmiş, şehir asayiş güvenliğini temin için iki bin asker görev yapıyordu.

Bu sayının on misli hudutlarda dolaşırken, duvarlı duvarsız demeden, bütün sınırları aşılıp, Çin içlerine akınlar yapılıyor, imparator Gao-Ti'nin tepkisi yoklanıyordu. Ordunun asıl mevcudu, biri diğerine çok uzak olmayan aralarla, şehre yarım günlük uzaklıkta olup, doğaya ve yağıya (Düşman) karşı daima eğitim yapılıyordu. Kuşkusuz, bir ordunun muazzam Çin setini aşarak, ülke içlerine akın edebilmesi, en az bilek-yürek gücü kadar, zeka ve beceri sahibi olmasını da gerektiriyordu.

Bu arada Çin'in önceki imparatorluk Hanedanı Tengler, kaybettikleri tahtı geri alma maksadına yönelik olarak, prenses Huşian'ı Mete’ye zevce olarak vermişlerdi. Kendi gayesine de uygun olan bu izdivacı kabul eden Mete, bir yıl içinde Çin dilini öğrenmiş, Tengler vasıtasıyla Çin içlerine salınan ajanlardan gelen istihbaratı ilk elden alarak, hazırlık yapıyordu.

Havanın günlük güneşlik olduğu bir günde Mete, eşi Huşian ve onun erkek kardeşi Prens Wang, zevkli düzenlenmiş saray bahçesinde, çiçek tarhları arasında dolaşırlarken, az ileride, taştan yapılmış, mimari bir sanat eseri olan kameriyenin önüne gelmişlerdi. Bir an duran Prens Wang, elini duvardan sarkan yeşil sarmaşık ve asmalar arasına uzatarak, oradan taze bir dal koparmıştı. Bunu inceledikten sonra damadına dönerek;

-Efendim, bakınız aklıma ne geldi? Derken, seyrek dişlerini göstererek sırıtıyordu. Sonra sözlerine devamla;

Tanhu Cenapları'na ait o süslü kılıcı bilge usulü denemek?
- !?

Mete ile karısının şaşkın bakışları altında sözünü şöyle bitiriyordu;

- Bunda şaşıracak bir şey yok? Küçük bir deneme yapacağız, o kadar. Şu nezih dalı, tuttuğum yerin az önünden bir vuruşta kesmeğe dayanan, basit bir şey.

Mete gülerek:

- Kayın biraderim gücenmesinler lakin, bu hususta ki önerim bunu kendi yapmalarıdır. Kılıcım Alpagut’a güvenim tamdır benim. Çünkü o, ustasının elinde, gerekirse demir zırhlı bir Çin çerisini dahi ikiye bölecek kadar keskin ve de sağlamdır! Diyordu.

Buna rağmen pişkin gülüşü ve ısrarı süren Wang:

-Sakın, Tanhu Hazretleri kılıçlarını küçümsediğimi sanıyor olmasınlar? Bu ne haddimize efendimiz. Benim maksadım farklı bir deneme tarzıdır sadece. Bu
şekilde Çin’de biz, hem kılıç namlularının kalitesini, hem de onu hareket ettiren kolun süratini ölçeriz.

Diye açıkladıktan sonra, sözlerine ek olarak;

- Mazur görün lütfen, ama bu bence, o demin söylediğiniz işten çok daha zordur. Ne dersiniz efendim?

Mete yine gülerek:

- Ya demek böyle. Peki, madem öyle, bir kez daha göster bakalım neymiş bunun sırrı? Diye öneriyordu.
Bu öneriyi kabul eden Wang, nezih asma dalını Mete'ye uzatıp, bir adım geri çekilmişti. Akabinde, sol yanında asılan kavisli, uç kısmı yatay kesik ve enlice kılıcını çekip, hiç duraksamadan dal parçasına indirmiş ve usta bir manevra ile onu kınına koymuştu. Düşen parçayı yerden alan Wang, Mete'ye uzatmıştı. Mete dala kısaca bir göz gezdirip:

- Hımm. Sanırım bu deneme, kesilen yerin düz ve pürüzsüz oluşuna göre sonuç veriyor. Öyle mi?
Wang, memnun, bildik haliyle gülerek:

- Tamamen öyledir efendimiz! Derken, sözlerine devamla: Şimdi de siz denemek ister miydiniz?
Fakat Mete tavrında inatçıydı, nitekim:

- Hayır, buna gerek yok. Zira bence mühim olan, bir kılıcın başka bir kılıcı biçmesidir. İstersen kılıçlarımızı deneyelim, ne dersin Wang?

Bu sözler Wang'ı ilk defa ve ansızın ciddileştirip, suratında abartılı bir Çinli endişesine has mimikler oluşturmuştu.

- Tanhu cenaplarının kıymetli kılıçlarına bir ziyan gelsin istemem. Zira kılıcımın çeliği karşısında ortadan ikiye biçilmese dahi, korkarım, namlusuna telafisi nakabil bir çentik açılacaktır. Ne dersiniz? Benden yana hava hoş.

Mete kayıtsız:
- Benim için hakeza.

Derken, karşılıklı geçilip, yapılan şedit hamle sonucu çatışan kılıçlardan etrafa kıvılcımlar saçılırken, Alpagut karşısında bir anda ikiye biçilen Çin kılıcı, az kalsın sahibini de aynı akıbete uğratacaktı.

Suratı o an allak bullak olan Wang:

- Hayır, bu olacak iş değildi. Lakin kılıcınıza güvenirken hakkınız varmış efendim. Derken, üzüntüsünden neredeyse ağlayacaktı.
Alpagut’u kınına koyan Mete, dudağında alaylı bir tebessüm gezinerek:

- Doğrusu, ben de bir an Koca Tuğrul'un armağanına bir şey olacak, diye kaygılanmıştım. Demişti.

Nedense, birden gözleri parlayan Wang, meşhur Çinli nezaketiyle atılarak:

- Efendim, kılıcınız Alpagut’u bir kez yakından görebilir miydim?

Wang’ın aklında, Mete'nin kılıcında bir çentik açılmış olacağı ümidi vardı. Mete onu kırmıyor ve kından çektiği kılıcı uzatıyordu. Yüzüne yaklaştırarak asil namluyu iyice inceleyen Wang, umduğu şeyi göremeyince yine hayal kırıklığına uğrayıp, teselli ümidi hepten yok oluyordu. Nitekim laf olsun diye kılıcın menşeine dair sorular sorarken, bu arada gıptadan öte bir kıskançlık duymaktaydı. Bunu mimiklerinden anlayan Mete, bilahare aynı ustanın yapıtı başka bir kılıcı ona armağan ederek, kılıçsız bıraktığı kayın biraderinin gönlünü almayı bilecekti.

Bir gün yine, gelinen yolun iki kenarında bambu kamışları yükselen, önünden bir derenin aktığı ağaç cenneti içinde kurulu sarayda akşam olmuştu. Tanrıkut Mete ve konukları, süslü salonlardan birinde toplanmış, Çinli güzel nedimelerin hizmet ettiği zengin sofralarda yenilip, içilerek, sohbet ediliyordu. Sarıbörü teftiş gerekçesiyle biraz sonra ayrılmış, onu diğer Tümenbaşı'lar, Akbaş, Kazan ve sair konuklar izlemişlerdi. Şimdi geriye Wang, Mete ve prenses Huşian baş başa kalmışlardı.

Bir ara Mete kımız ve Çin şarabı içmekten artık dili peltekleşen kaynı Prens Wang'a takılarak:

- Ne diyorsun Wang, hala Çin tahtını ele geçirip, Gao-Ti'nin yerine oturmak niyetinde misin?

- Ha, ben mi? Eh, tabi tabi. Bundan hiç vaz geçer miyim?. Ehm, tabii ki, kadirşinas damadım bizi destekleme lütfunu esirgemezler ise, değil mi ya?

Mete bu defa karısı Huşian'a:

- Acep bu hususta sevgili Konçuyumun (Eş) telakkileri nedir?

Derken, Huşian yumuşacık, albenili kimonosu içinde, önce küçük ağzını büzmüş, sonra pembe dudaklarını diliyle ıslarken, yay kaşları yukarıda ve kanarya sesiyle:

- Bence Hakanım, kardeşim Wang'ın işi kolay olmayıp, bilakis çok zor görünmektedir. İmparator Gao-Ti'ye düşman, zengin ve kudretli başka çok hanedan varken, onlar dahi bir şey yapamıyorlar. Bu durumda Wang'ın tahta oturabilmesi hoş bir düşten başka ne olabilir? Diyordu.

Mete bu arada Wang'ın tepkisini ölçmek için ona bakarken, o kız kardeşine hemen itiraz ederek, hararetle:

- O ne demek, tabii ki bunu başarabilirim. Çünkü benim bir müttefikim daha var. Ünlü usta Chang-Hua. O bence Çin'in en nüfuzlu adamıdır. Daha mühimi, onun tahtta gözü yoktur. İmparator olduğumda bir iki imtiyaz karşılığında bana destek vereceğine dair sözü var.

Bu açıklamayı dinleyen Huşian hafifçe gülerek:

- Sanırım salt bu yüzden tahtta gözü olmadığını söylüyordur. Ama ona ne kadar güvenilir ki, hem çok taraflı oynamadığı ne malum?
Wang'ın tepkisi gelmeden, hafifçe iki yana sarkan kumral bıyıklarını sıvazlayan Mete:

- Birliklerimiz çok defalar Çin sınırından akın ettiği halde İmparatordan halen bir tepki gelmemiş olmasına ne demeli?

Buna, kendinden gayet emin bir eda ile cevap veren Wang:

- Bence, Gao-Ti iç istikrarı henüz sağlayamadı, onun içindir. Yoksa en azından bir elçi gönderip sizi tel'in ve tehdit ederdi. Anlaşılan şu sıra savaşı göze alacak durumda değil.

Fakat prenses Huşian'ın görüşü farklıydı:

- Kim bilir, belki bunlardan haberi bile olmamıştır. Çünkü onun gazabından korkan adamları, bu akınları pekala gizlemiş olabilirler Gao-Ti den.
Buna tebessümle cevap veren Mete:

- Şayet duyduklarımın tümü doğru ise, halkına bu denli korku veren bir hükümdar bizzat güvenden yoksun olmalı. Hem bunu yakında deneyip, daha iyi göreceğiz.

Derken, Wang sevinçle atılarak:

- Aynen bence de öyle. Çünkü bu adam ödlek ve sadist, zalimin tekidir. Halkı, parayla tuttuğu katil silahşorların baskısı ile susta tutup, saltanatını böylece sürdürüyor. Yoksa onu kalpten tutan kimse yoktur ülkede.

Buna karşılık Mete:

- Pekala, diyelim ki yarın ordumuz yola çıkıp, Çin sınırından girdik, sence nasıl bir ordu buluruz karşımızda Wang?

Bu soru karşısında birden heyecanlanan Wang, sağ eliyle şakağını okşayıp, kaşlarını kaldırarak:

- Sanırım en azından dört-beş yüz bin ve çoğu yaya asker olabilirler. Fakat bir sorun var, çünkü savaşa tutuşmak için önce büyük duvarı karşıya geçmek gerek. O muazzam seti tamamen atlı, koca bir ordunun nasıl aşacağı hususunu hiç düşündüler mi acep Tanhu cenapları?

Mete bu soruyu bekliyor olmalıydı ki, beyaz dişlerini açığa çıkaran bir şekilde gülmeğe başlamıştı. Sonra da:

- Yerinde bir soru bu prens Wang ve elbette ki düşündüm. Ama buna dair cevabı gene senin vermeni istiyorum. Bakalım düşüncelerimiz aynı yönde mi olacak?

Wang önce afallamış, sonra seslice düşünmeye başlamıştı:

- Ben olsam, evet ben olsaam... Tamam buldum! Önce gözcü kulelerine saldırırdım. Derken, aniden durdu ve soruyu sahibine iade ederek:

- Sahi siz nasıl ederdiniz efendim?

Mete cevaben:

- Bu akında sevgili Wang isterse bizimle gelip, o muhteşem duvarı aşarak, ötesine nasıl geçeceğimizi gözüyle görebilir. Şimdi de, ne zaman olacak bu, diyorsun, değil mi?

- Evet, sahi ne zaman?

- Yolda ve her an ulaşmasını beklediğimiz bazı mühim haberler var. Onları öğreninince.

Bu açıklamadan sonra morali iyice yükselen Wang, artık istirahata çekilmek üzere kalkmış, Çinli gözdesi ile sarayın ikinci katında, kendilerine ayrılan daireye geçmişlerdi. Bir an sonra Mete ve eşi, en üst katta bulunan kendi dairelerine çıkmışlardı. Zemin katı hizmetçiler ve Huşian'ın nedimeleri paylaşıyordu. Salonun toparlanması için çalışmalar sürerken, kapı muhafızlarının yanına dışarıdan bir ulak gelmiş, dediğine göre; Mete'nin Hun asıllı eşi

Katun Aytolun üç gün önce Ötüken'de gürbüz bir oğlan çocuğu doğurmuştu. Fakat bu haber Tanhu’ya ancak yarın sabah verilecekti...

Nihayet o gün gelip, tekmil ordu kuzeyden Junnan ovasına girişi engelleyen yüksek duvarı uzaklardan gören bir alanda toplanırken, bunun dörtte biri,

Koca Tuğrul'un emrinde iç güvenliği sağlamak üzere yurtta bırakılıyordu. Ordunun başında Tümen komutanları, Sarıbörü, Akbaş, Kazan gibi ünlü komutanlar olmak üzere, her biri kendini savaşlarda kanıtlamış olan pek çok bahadır bulunmaktaydı. Uzun bir vadinin önünde bulunan geniş alanda sabah erken toplanan ordu, öncü, artçı ve yancıların tayini akabinde ağır ağır güneye doğru akmağa başlıyordu. Bu vadinin giderek daralıp, sonra bittiği yerde, sağda ki tepeye çıkılınca, hemen karşı dağlarda yüksele alçala sonsuzmuş gibi uzayıp giden Çin seti, olanca garabeti ile görünmekteydi.

Yüksek duvarın yanına varmak için bir tepenin eteğini dolaşmak gerekiyordu. Ordu bu noktada konaklamış, öncülerden gelecek habere göre davranılacaktı. İlk etapta dikkat çekmeden duvarı geçmek denenecekti. Önceden belirlendiğine göre, her kulede olduğu gibi, karşıda duran kuleden de bu tarafa açılan bir kapı vardı. Buradan olmazsa başka bir yerden denenecek, ama bu duvarın ötesine mutlaka geçilecekti. Aksi halde duvarın alt başını dolaşmak için uzun ve dağlardan geçen meşakkatli yollar kat edilecekti.

Ötemiş komutasında bulunan seçkin öncüler nihayet vadiyi geride bıraktıklarında öğlen olmuştu. Her üç yüz adımda bir gözcü ve barınma kulesi bulunan Çin duvarında daima çok sayıda nöbetçi bulunur, tehlike anında ateş, ayna gibi vasıtalarla haberleşerek, gerekince yardımlaşırlardı. Dört adım eninde, altı-yedi adım yüksekliğinde olan duvarın üstünde yaya veya atlı olarak hareket etmek mümkündü.
Hedef alınan ilk kulede bulunan Çinliler, düzlükten yaklaşan atlıları görmüş, lakin sayılarının azlığına bakarak, diğer kulelere uyarı işareti vermemişlerdi. Yaklaşık yüz adım ileride duran öncü birlikten iyi dil bilenlerden Çatar, Ötemiş'in emri ile kargısının ucuna beyaz bir bez parçası bağlayıp, duvarın üstünden bakanlara doğru ilerlemeğe başlamıştı. Duvarın yüksekliği burada dört adam boyunda falandı. Daha yüksek olan kulenin burçlarında okçular vardı. Duvarın kule ile birleştiği noktaya iyice yaklaşan Çatar'a yukarıdan seslenen Çinli bir bekçi:

- Hey! Ne istiyorsun yabancı, kimsin?!

- Hiç, bir tacirim. İzin verin kule komutanı ile konuşayım. O yoksa yardımcısıyla görüşeyim!

Yukarıdan seslenen:

- Pekala, biraz bekle! Dedikten az sonra, iki taş basamağın üstünde yükselen demir kemerli kalın kapı gıcırtıyla aralanmıştı. Akabinde dışarı çıkan beş Çinli, atından inen elçiyi hemen içeri alıp, kapıyı kapatmışlardı. Burası mahzen vazifesi görüyordu. İçeride, karşı tarafa açılan ikinci bir kapı bulunuyordu. Onu taş merdivenlerden çıkarıp, kulenin ikinci katında bulunan komutan odasına götürmüşlerdi. Komutan orta yaşlarda, kırçıl bıyıklı, çekik gözlü, sarı benizli bir adamdı. Sarkan keçi sakalının ucundan yakalamış, aşağı doğru çekiştirirken, sessizce Çatar'ı süzüyordu.

Bir süre sonra:

- Anladığıma göre sen bir Hunlu'sun, benimle görüşmek istemene sebep nedir yabancı?

- Doğrusu bilge bir adama benziyorsunuz sayın komutan. Fakat dış görünüşüm sizi lütfen yanıltmasın. Çünkü ben aslında bir Yüeçi taciriyim. Hunları da hiç sevmem. Malum, şu sıra ülkem onların işgali altında bulunuyor. Dikkat çekmemek için onlar gibi giyiniriz. Aksi halde sınırları geçip, ticaret yapamaz ve hatta bu arada yüce imparator Gao-Ti hesabına haber taşıyamazdık, değil mi ya?

Çatar bunları bir çırpıda sıralarken, bir yandan komutanın tepkisini ölçüyordu. Komutan ve iki nöbetçi Çatarın bu sözlerinden etkilenmişlerdi. Nitekim komutan, iki yanında ayakta bekleyen kule nöbetçilerine manidar nazarla baktıktan sonra:

- Ya, demek öyle. Sonra devamla: İyi ama, bir tacirin şu kargı ve kılıçla ne işi olur ve şu ilerde bekleşenler necidir?

-Ha, onlar. Ticaretle uğraşan kimselerdir. İçlerinde Hunlu olan da vardır. Malum ya efendim, dikkat çekmemek gerek. Taşıdığımız kargı ve sair pusat, ani bir saldırı karşısında savunmamız içindir. Şayet karşı tarafa geçmemize müsaade edilirse, buna karşılık olarak adam başı on altın Yüen ödemeğe de hazırız.

-Hayır, bu olmaz, hepsi olmaz! Sadece sen dahil üç kişiye izin verebilirim. O da imparatorumuz lehine çalıştığın için, tamam mı?

- Fakat efendim, bunu niçin hemen ret ediyorsunuz. Lütfen bir kez daha düşünün. Çünkü size yüz altın Yüen vereceğiz. Sanırım bu sizin bir yıllık kazacınızdan bile fazla bir yekun eder. Ne dersiniz?
Çatar'ın ısrarları fayda etmemiş, Çinli komutan ilk kararında diretmişti.

Bununla yetinmeyen Çatar, sayıyı hiç olmazsa beşe çıkarmak istemiş, lakin başarılı olamamıştı. Komutan sanki altıncı hissiyle başlarına geleceği tahmin etmişti. Çatar ötekileri çağırmak üzere tekrar dışarı çıkmıştı. Aşağı inerken toplam nöbetçi sayısına ve etrafa dikkat ediyordu. Atı halen az ötede ve uysalca durmaktaydı. Hemen binip topuklamış ve durumu az sonra diğerlerine izah etmişti. Kulede on Çinli vardı. Üç kişi onları haklamağa yeterli olmalıydı.

Ötemiş:

- Tamam, ben geliyorum, bir de Balaban olunca, onlara fazla bile geliriz. Dedikten sonra, geri kalanlara, gidişatı izleyerek ona göre davranma emri vermişti.
Derken hemen hareket etmiş ve az sonra kule dibine vardıklarında, yukarıdan ilk seslenen gene:
- Hey! Ötekiler orada neden bekliyor hala!? Diye sorguluyordu.
Çatar:
- Ne yapsın garipler, ola ki komutan insafa gelir, onlara da izin çıkar, diye umuyorlar!
Bu arada kule kapısı tekrar açılıyordu. Ama bu defa aşağıya üç karşılayıcı inmişti. Açılan kapıdan önce Çatar girmiş, atların karşı tarafa geçebilmesi için öbür kapıyı da açan nöbetçi ile karşılaşmıştı. Geride kalan öncüler birden harekete geçip, kuleye doğru hızla at sürmüşlerdi. Bunu gören kule nöbetçileri telaşlanmış, bağırıp, çağırmaya başlamışlardı. Biri hemen yayına davranırken, bu arada aşağıdakilere;

- Çabuk kapıyı kapatın! Diye sesleniyordu.

Bu sırada öncüler ok menzili kadar yaklaşmışlardı. Kule kapısı halen açıktı. Dışarıda bulunan nöbetçiler şaşkınlık ve telaştan ne yapacaklarını bilemiyordu. Ötemiş kapının hemen yanında, son anda kılıca davranmak üzere tetikte bekliyordu. Nitekim kule burcundakiler yay gerip, gelenlere nişan almağa ve bu arada "Durun!" emirleri vermeğe başlamışlardı. Ama buna aldıran yoktu. Aksine, onlar da yay gerip, kirişe ok koyarak, koşan atlara rağmen, seçilen hedeflere nişan alıyorlardı. Nitekim yaylar salınıp, oklar burçlarda bulunan hedeflerini vurmuşlardı. Nöbetçilerin tamamı isabet alırken, öncülerden sadece biri, o da kolundan yaralanmıştı. Dışarıdaki nöbetçiler burçlardan gelen canhıraş feryatları işitince içeri kaçmak istemiş, ama bunda geç kalmışlardı. Çünkü vınlayarak gelen üç ok nefeslerini kesip, onları da yere sermişti. Giriş kapısındakiler kılıç çekemeden teslim alınırken, az sonra gelen diğer öncüler içeri dalmış, makam odasından henüz çıkmamış olan komutanla bir askeri saf dışı etmişlerdi. Komşu kuleler bunları duyamadan, ilk kulenin teslim alındığı haberi orduya ulaştırılmış, Prens Wang ve Sarıbörü birlikte gelmişlerdi. Çok sürmeden kıyafet değiştiren bahadırlar, yörede ki on kuleyi kontrolleri altına almış, böylece karşı tarafa geçmenin yolları açılmıştı. Ele geçirilen en son Batı kulesinden belli zaman sonra gelmesi gereken işaret ulaşmayınca, kontrol için, iç zeminden gelen Çinliler vaziyeti nihayet anlamış ve hemen merkeze haber yollamışlardı.

Bu sırada, görkemli sarayında tantana ve debdebe içinde hüküm sürmekte olan imparatorun hiç istemediği şey, bir ordunun saldırmakta olduğuna dair haberdi. Oysa bu sırada, yer yüzünün en büyük taş engelini aşan Hun cengaverleri bir kasırga gibi Çin içlerine doğru esmeğe başlamışlardı. Bu haber nihayet saraya ulaştığında, imparator önce inanmamış, muhalif güçlerin bir oyunu sanmıştı. Fakat daha sonra ardı arkası kesilmeden gelen ulaklardan gerçek anlaşılıp, karşı koymak üzere Hun ordusunun üç katı bir orduyla yola çıkılmıştı.

Bu arada tutsak edilen bir çok kule ve kale komutanları Prens Wang'ın yanına getiriliyor, durumu görenler Wang'ın anlattıklarıyla taraf değiştiriyorlardı. İmparatorun ordusu ve hareket tarzına dair bir çok mühim bilgi öğreniliyor, savaşın kazanılma ihtimali yükseliyordu. Zaferden sonra Çin tahtına Prens Wang’ın oturacağını duyan pek çok kale komutanı hemen teslim olup, taraf değiştiriyorlardı. Alınan istihbarata göre; imparator Gao-Ti'nin ordusu savaşı Bag-Teng kalesi yakınlarında kabul edecekti. Lakin Mete’nin askerleri onları oraya varmadan önce, henüz yollarda yakalayıp, ani baskınlarla hırpalamak, en sonunda meydan savaşına girişmek taktiği güdüyorlardı.

Çinlilerin asıl ana yurdu olarak kabul edilen Junnan, Şansi ve Şensi bölgelerini hedef alan Hun ordusu, güneye doğru hızla ilerlerken, yollarına çıkan bir çok irili ufaklı kaleyi zapt etmişti. Baskınlarda bilhassa başarı gösteren Ötemiş ve çerileri, Çin ordusuna ait öncüleri üzeri kayalarla kaplı, eteği fundalık bir tepenin üzerinden görmüşlerdi. Bunlar elliyi aşkın bir süvari kolu idi. Garip şekiller oluşturan bu kayalık, Çinli öncülerin geçecekleri güzergahın hemen üstünde yer alıyordu. Asıl ordu yarım günlük mesafede konaklamıştı. Ötemiş biraz sonra önlerinden geçecek olan atlılara on kişiyle saldırıyordu. Nitekim ok menziline giren Çin çerileri ansızın uçuşan oklara birbiri ardından hedef olup, sapır sapır atlarından düşerken, panik içinde geri kaçılıncaya kadar yarıya inmişlerdi. Onları takibe koyulan öncüler atlarını bu kez bayır aşağı sürmüşlerdi. Bu arada toparlanan Çinli süvariler tekrar geri dönmüş, yalın kılıç, karşı atağa geçmişlerdi. Halen çok kalabalık olduklarını gören öncüler, atları ılgar ederken ok salıp, onları kılıç kılıca vuruşma sayısına getirmişlerdi. Derken yakın döğüş başlayıp, çok sürmeyen vuruşma öncülerin yengisiyle noktalanmıştı. Bu arada sağ kalanlardan Çin ordusunun kesin sayısının dört yüz bin ve bunun yarısını yayaların oluşturduğu öğrenilmişti. Nitekim akşam karanlığı basarken orduyla yeniden buluşulup, Çin ordusuna ilk saldırı konakladığı yerde ve sabaha karşı yapılmıştı. Bir ara iyice bunalan İmparator, çareyi yakınlarda bulunan sağlam Bag-Teng kalesine sığınmakta bulmuştu. Müteakiben muhasara edilen kale, günler süren ablukaya rağmen düşmeyip, netice, İmparatorun barış teklifi, şartlar Hun ordusu lehinde olmak kaydıyla, kabul edilerek alınmıştı. Buna göre Gao-Ti; savaş tazminatı ve yıllık vergiye ek olarak, ticaret serbestisi tanıyor, prens Wang'ın vergi muafiyeti ile kendi malikanesine dönüşünü temin ediyordu…

Nihayet, otuz beş yıl süren hükümdarlığı esnasında kendi soyundan boy ve toplulukları tek bayrak altında toplamayı başarıp, Asyada irili ufaklı yirmi altı devletin ulu Hakanı olan Tanhu Mete, Çin gibi büyük bir güce dahi baş eğdirip, devlet sınırları Kuzeyde Sibirya, Batıda Ural, Hazar, güneyde Himalaya ve Doğuda Büyük Okyanusa kadar uzanan koca bir imparatorluk kuruyordu. Nispeten kısa süren ömrünün geri kalan zamanlarını kah Kansu, kah Ötüken'de geçirip, devletin iç işlerini düzenlemekle uğraşan Mete, nitekim tutulduğu bir illetten ötürü uçmağa varırken, kazandığı başarılar ozanların dilinde onu ölümsüz bir destan kahramanı yapıyordu..."

Ulutolga böylece sözlerini bitirirken, saatler gece yarısını buluyor, öğrenciler yatakhanelerin yolunu tutuyordu.
Teşekkürler H.ÖZEL
Tüm Hakları Saklıdır.
DevTÜRK

__________________
[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL][Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
Jaqen isimli Üye şuanda  online konumundadır Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Yukarı'daki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.


(Tümünü Görüntüle Konuyu Görüntüleyen Üyeler: 3
Devturk, Perii, Sultan ŞAH
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Açma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum hakkında Kullanılan sistem hakkında
Forumaski paylaşım sitesidir.Bu nedenle yazılı, görsel ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenmektedir.Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir.Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazılı, görsel ve diğer materyalleri 48 saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi bu linkten bize yapabilirsiniz.

Telif Hakları vBulletin® Copyright ©2000 - 2016, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.

Saat: 23:32