Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu
 

Go Back   Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu > Kültür - Sanat > Biyografiler
facebook bağlan


Ingeborg Bachmann Kimdir?

Biyografiler kategorisinde açılmış olan Ingeborg Bachmann Kimdir? konusu , Ingeborg Bachmann Kimdir? [Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL ] Yalnız Avusturya edebiyatının değil, Avrupa edebiyatının sayılı şair ve yazarları arasında yer aldı. Yalnız Avusturya edebiyatı açısından ele alındığında ...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 02.10.2015, 01:01   #1 (permalink)

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Ingeborg Bachmann Kimdir?



Ingeborg Bachmann Kimdir?
[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
Yalnız Avusturya edebiyatının değil, Avrupa edebiyatının sayılı şair ve yazarları arasında yer aldı. Yalnız Avusturya edebiyatı açısından ele alındığında ise, Broch-Musil-Kafka üçlüsünün ardından, başka deyişle onları izleyen kuşakta, Bachmann’ın düzeyinde bir başka yazarı gösterebilmek gerçekten güç...

İnsanın anlatım aracı ve “varoluş koşulu” saydığı dil ile sürekli ve acımasız hesaplaşması, bunun yanısıra şiirlerinin, romanının ve öteki eserlerinin gerçeklik temelini sürekli “görünen dünya”da değil, ama bu göstergenin “altında yatanı” da araması, çağıyla, içinde yaşa-dığı dünyayla, bir düşünen insan kimliğiyle hesaplaşmaktan sonuna kadar vazgeçmemesi, hiç kuşkusuz Bachmann’ı tek kılan önemli özelliklerdendir. Edebiyat dünyasının ilgisini önce dizeleriyle çekti. İki şiir kitabı da basılır basılmaz 1945 sonrası Avusturya edebiyatının en önemli ürünleri arasında yer aldı, sanatçıya dünya çapında ün sağladı.

25 Haziran 1926’da Avusturya’nın Klagenfurt’da doğdu. 1944’de liseyi bitirdi.

1945-1950 arasında Graz ve Viyana’da felsefe öğrenimi gördü. Doktorasını felsefe dalında, Victor Craft’ın yanında “Martin Heidegger’in Varoluşçuluk Felsefesinin Eleştirel İncelemesi” adlı teziyle verdi..

Ünlü dil felsefecisi Ludwig Wittgenstein’ı en iyi bilenlerden biriydi. İlk öyküsü olan “Sal” 1946’da Klagenfurt’ta yayınlandı. Viyana Üniversitesi’nde felsefe öğrenimini sürdürürken Alman dili ve edebiyatı ve ruhbilim dallarını da yan dal olarak seçti.

İlk şiirleri Viyana’da Herman Hakel tarafından yayınlanan dergilerde çıktı. 1949 yılında Steinhof Akıl Hastanesinde staj gördü... Ve 1950-1951 yılları arasında Paris ve Londra’ya gitti. Aglo Society’nin düzenlediği bir program çerçevesinde eserlerinden parçalar okudu..Viyana’ya dönüşünden sonra, önce Amerikan İşgal Kuvvetleri yönetiminde bir sekreterlik buldu. Sonbaharda ise Avusturya Radyosu’nda çalışmaya başladı.


Felsefe eğitimi nedeniyle Wittgenstein ve Heidegger’den etkilenen Bachmann’ın 1953’te BELİRLENMİŞ ZAMAN , 1956’da BÜYÜK AYININ ÇAĞRISI adlı şiir kitapları yayınlandı. Varoluşçu felsefe çerçevesinde yazılan bu lirik şiirler, şairin sorunlarını, özellikle de iletişim sorunlarını işleyen bir itiraf dolu şiirlerdir.

Bu iki şiir kitabıyla oldukça ilgi toplayan ve Avusturya şiirinde entellektüel lirizmin öncüsü olarak tanınan Bachmann’ın ayrıca radyo oyunu, deneme, inceleme , öykü, ve roman dallarında da yapıtları vardır. Sürekli olarak insana gittikçe daha yabancılaştığına tanık olduğu bir dünyada insanoğlunun sözcülüğünü üstlendi. Kimilerinin karamsarlık dediği bir nitelikler, gerçekte Bachmann’ın gerçekçilik yanından başkası değildi.

1952 yılında “BİR DÜŞ ALIŞ-VERİŞİ” adlı radyo oyunu 28 Şubat günü Viyana Radyosu’nda yayınlandı.

“ÇIKIŞ” adını taşıyan bir dizi şiiri, “Günümüzün Şiiri” adlı yıllıkta yayımlandı..

1953’te , II. Dünya Savaşı sonrasında devrimci Alman yazarları tarafından kurulan “Grup 47” hareketine katıldı. Avrupa ve Amerika’yı dolaşan Bachmann, edebiyat doçenti olduktan sonra Frankfurt Üniversitesi’nde ders vermeye başladı...

Grup 47’nin Niendorf’ta düzenlenen 10. toplantısına davet edilen Bachmann’ın bundan sonra yaşamında önemli yer tutacak olan ünlü orkestra şefi ve besteci Hans Werner Henze’yle ilk kez karşılaştı. Aynı yılın eylül ayında kızkardeşiyle birlikte ilk İtalya yolculuğunu yaptı.

Ingeborg Bachmann 1953-1957 arasında Isıha Adası, Napoli ve Roma’da serbest yazar olarak yaşadı.

1953’ün sonunda ilk şiir kitabı ERTELENMİŞ ZAMAN Frankfurt’ta yayınlandı. Ertesi yıl Alman Endüstri Birliği Teşvik Ödülü’nü aldı... Ve şiirleri Roma’da birkaç dilde yayımlanan bir dergide çıktı.

1955’te AĞUSTOS BÖCEKLERİ adlı radyo oyunu, Hans Werner Henze’nin müziği eşliğinde 25 Mart günü Hamburg’da yayımlandı... Gene aynı yıl Harvard Üniversitesi’nin davetiyle Amerika Birleşik Devletleri’ne giden Bachmann, Harvard Summer School of Arts and Sciences and Education’da Henry Kissenger’ın yönetimindeki uluslararası seminere katıldı.

1956 yılında ise BÜYÜK AYININ ÇAĞRISI adlı ikinci şiir kitabı Münih’te yayımlandı. 26 Ocak tarihinde bu kitabından ötürü Bremen kenti Rudolf Alexander Schröder Vakfı Yazın Ödülü’nü aldı... “Güllerin Fırtınasında” ve “Serbest Geçiş” adlı şiirleri Hans Werne Henze tarafından “Gece Parçaları ve Aryalar” adlı eserin bütünü içinde bestelendi. Eser ilk kez 20 Ekim tarihinde çalındı.

“İçinde yaşanan zamandan bağımlı motifleri, dil araçlarını ve bir şiirin (diyelim başarılı bir şiirin) mutlak karakterini düşündüğümde bana burada bir gizem varmış gibi geliyor. Ama uğraşı yazmak olan birinin, bunu umursaması gerekli değil. Ayrıca böyle birinin, çok belirgin bir estetiği uygulaması zorunluluğu da yok, bu estetik içkin kalabilir. Örneğin İtalyanların en büyük şairi Dante’de çağdaş temaların neden zamanlar üstü bir önem kazanmış olduğunu düşündüğümde, yapabildiğim tek şey olağanüstünün olağanüstülüğünü saptamak ve özel’in, örnek olan’ı da kapsadığını kabullenmek.”


“Arı yazın ile bağımlı yazın arasındaki tartışma da beni kişisel olarak hiç bir zaman ilgilendirmedi; bu tartışmayı artık çok eskimiş buluyorum. Bunun nedeni ise, yazma açısından tek bir çabanın, dil uğruna harcanan çabanın anlam taşıması. Dün, bugün, ve yarın bu çabanın içindedir. “Bir yazarın dili ayakta kalamazsa eğer, söyledikleri de ayakta kalamaz.”


“Bana kalırsa Avusturya’nın politik ve kültürel kendine özgülüğü (ayrıca bu, coğrafi kategoriler içerisinde düşünülmemeli, çünkü Avusturya’nın asıl sınırları salt coğrafi değil) bu çok az göz önünde tutuluyor. Grillparzer, Hofmannsthal, Rilke ve Robert Musil hiç bir zaman Alman olamazlardı. Avusturyalılar, Almanlardan çok farklı kültürler içinde yer aldılar ve dünyayı kavramaya ilişkin olarak, onlarınkinden çok farklı bir duygu geliştirdiler... İnce mizah anlayışlarının, bunun yanısıra hüzünlerinin ve insanı tedirgin eden kimi çizgilerinin kaynağı budur. Bunlar kimi zaman akılcı, kimi zaman ise çılgınca bir görünüm alırlar ve nedenlerini trajik deneyimlerde bulurlar.”


“Buna karşın ben yine de bütün taşralı havası taşıyan, yöresel nitelikteki yazın ürünlerinin ölüme yazgılı olduklarına, her zaman da yargılı olacaklarına inanıyorum. Sanırım ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur... Yani günümüz kuşağından da olabilecek bir Avusturyalı yazarın kendisini; Avusturya geleneği içinde duyumsaması, ama yalnızca Alman yazının varlığını kabul etmesi.”


“Eğer insan (benim gibi) kaynağını doğrudan kişisel inançlarda ve yaşantılarda bulan bir yazını kuşkuyla karşılıyorsa ve özümsenmemiş bir öznelliğin şiir için bir tehlike olduğuna inanıyorsa, o zaman şiirden söz etmekten doğal olarak pek hoşlanmaz. Hiç kuşkusuz benim çalışmalarımdan bazıları da biyografik kökenlere götürebilir.

Gerçekte, kimi yerlerde, ülkelerle ve insanlarla karşılaşmalar çoğu kez önem taşımıştır ve bütün bunlar yıllar sonra, değişik biçimler içerisinde olmak üzere, yeniden ortaya çıkabilir. Düşünce düzeyindeki karşılaşmalar da çok önemli; bunların içersinde benim için en önemlisi, felsefenin sorunları ile dil sorunları arasında bağıntı kurmuş olan filozof Ludwig Wittgenstein’ın yapıtlarıyla düşünce düzeyinde gerçekleşen karşılaşmamdır.”

1958’de MANHATTAN’IN İYİ TANRISI adlı radyo oyunları nedeniyle Bachmann’a, “Savaşta Görme Yetilerini Kaybedenler” adına konulan Radyo Oyunu Ödülü verildi. Şimdi bu ödül nedeniyle yaptığı konuşmanın bir bölümünü burada aktarıyorum..

Yazmak ve yazın üzerine düşünenler için önemli ipuçları taşıdığına inanıyorum....


“Yazar (doğası gereği) başkalarının kendisini dinlemelerini sağlamak ister. Ama buna karşın, günün birinde etkin olmaya başladığını duyumsadığında, şaşırır ve eğer teselliyi gereksinen insanların karşısında; insanı, öteki bütün canlılardan ayıran o büyük, derin acıyla dolu, incitilmiş, yaralanmış insanların olabileceği kadar teselliyi gereksinen insanların karşısında pek de teselli verebilecek bir şeyler söyleyememişse, şaşkınlığı daha da büyük olur.


“İnsanoğlunun büyük acısı, aslında korkunç bir ayrıcalıktır. Eğer durum böyleyse, yani bu acıyı taşımak, onunla birlikte yaşamak zorundaysak; o zaman bunun tesellisi ne olacaktır ve hele bu avuntu ne işimize yarayacaktı? O zaman (yani bence demek istiyorum) o teselliyi sözcüklerin aracılığıyla gerçekleştirmek, uygunsuz kaçacaktır. Çünkü böylesi; göze nasıl gözükürse gözüksün, çok yetersiz, çok ucuz, çok sıradan bir girişim olacaktır.”


Bu nedenle yazarın görevi acıyı yadsımak, onun olmadığı yanılsamasını yaratmak, acının izlerini silmek olamaz. Tersine yazar, onu somutluğuyla benimsemek ve görebilelim diye bir kez daha somutlaştırmak zorundadır. Çünkü hepimizin dileği görebilen kişiler olabilmektir. Ve bizi ancak o sözünü ettiğim gizli acı, deneyimlerin karşısında, özellikle gerçeğin karşısında duyarlı kılar. Bu konuma girdiğimizde, acının üretkenliğe dönüştüğü o uyanıklık konumuna geldiğimizde, çok yalın ve doğru olarak şöyle deriz: Gözlerim açıldı. Bunu bir şeyi ya da bir olayı dışa dönük yönüyle algıladığımızdan değil, fakat göremeyeceğimiz bir şeyi kavradığımız için söyleriz. İşte sanat bunu, yani bu anlamda gözlerimizin açılmasını sağlayabilmelidir.


“Sanatçı (yine doğası gereği) bütün varlığıyla bir sen’e, insana ilişkin deneyimini ( ya da nesnelere, dünyaya ve içinde yaşadığı zamana ilişkin deneyimlerini!) iletebileceği insana yöneliktir; insana ilişkin deneyimi, özellikle kendisinin ya da başkalarının olabilecekleri insana, onun düzeyine varıldığında kendisinin ve ötekilerin en çok insan olacakları insana ilişkin deneyimdir. Yazar antenlerini açmış olarak bu çağda dünyanın yüzünü, insanoğlunun yüzünü saptamaya çalışır. İnsanoğlu nasıl duyumsamakta, neyi düşünmekte, nasıl davranmaktadır?.. Tutkuları, kısırlıkları, umutları nelerdir...?


“Gelgelim her durumda, bu arada aşkın en sıradan olanında bile, daha yakından baktığımızda görebileceğimiz, belki de görmek için çaba harcamak zorunda olduğumuz bir sınırda durum gizlidir. Çünkü bütün düşüncelerimizde, eylemlerimizde ve duyumsamalarımızda kimi zaman en son sınırlara değin varmak isteriz. İçimizde bize konulmuş olan sınırları aşma isteği uyanır. Söylediklerimi yadsımak için değil, ama daha açık bir biçimde tamamlamış olmak için şöyle demek istiyorum:


Düzen içinde kalmak zorunda olduğumuzu ben de biliyorum. Fakat bize konulmuş sınırlar içinde bakışlarımız ister aşkta, ister özgürlükte, ister başkaca her katıksız büyüklükte olsun, hep kusursuza, olanaksıza, erişilmesi olanaksız olana yöneliktir... Olanaksızın olanaklıyla çarpıştığı alanda bizler, kendi olanaklarımızın alanını genişletiriz. Ve bence önemli olan, yetişmemizi sağlayan bu gerilim ilişkisini üretebilmemizdir; biz yaklaştıkça doğal olarak bir kez daha uzaklaşan bir hedefe yönelmemizdir. Yazarın betimleme aracıyla başkalarını gerçek konusunda yüreklendirmesi gibi, başkaları da övgü ve yergi aracılığıyla ona kendisinden gerçeği talep ederek, gözlerinin açılacağı konuma gelmelerini isteyerek onu yüreklendirmiş olurlar. Çünkü insanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir."


“Gücümüzün yazgımızdan daha ötelere uzanabildiğini, insanoğlunun elinden pek çok şeyi zorla alındıktan sonra bile doğrulabileceğini, insanın düş kırıklıklarıyla, yani kendisini aldatmaksızın yaşayabileceğini, ağır bir yazgıyı taşımak zorunda kalan sizlerden daha iyi kimse kanıtlayamaz... Öyle sanıyorum ki insanoğlu, belli bir gururu duymak hakkına sahiptir... Bu, yeryüzünde karanlıklar içindeki tutukluluğu sırasında, vazgeçmeyenin ve doğruyu aramaktan geri kalmayanın duyacağı gururdur..”

MANHATTAN’IN İYİ TANRISI adı altında topladığı radyo oyunlarının yanısıra ve OTUZ YAŞ adlı çok beğenilen bir öykü kitabı vardır. Heidegger varoluşçuluğunun etkilerini taşıyan; otuz yaşına dek kendisiyle hiç yüzleşmeden, hazır bulduğu kurallar içinde yaşamanın oluşturduğu kapanın farkına varan bir kadının kendisiyle hesaplaşmasını ele alır...


“Otuzuna basmış birisi için genç denilir hala.. Ama böyle bir kimse, kendisinde herhangi bir değişiklik farketmemesine karşın, bu konuda kararsızığa düşer; kendisini genç olarak göstermeye bundan böyle hakkı olmadığını sanır adeta.. "

"Bir sabah uyanır, sonradan unutacağı bir gün uyanır ve birden, üzerinde güneşin sert ışınları, yeni başlayan bir gün için her türlü silah elinden alınmış, yatakta yatıyor bulur kendini, bir türlü doğrulup kalkamaz. Kendini korumak için gözlerini kapatınca gerilere doğru düşmeye başlar ve yaşadığı her anla birlikte bir baygınlıktan içeriye doğru sürüklenir. "

"Çöker, boyuna çöker aşağılara, oysa çığlığı sese dönüşemez (çığlık gücü bile alınmıştır elinden, herşey elinden alınmıştır...) ve düşer dipsiz derinlere... derken kendini yitirir, varlığına ilişkin bütün sanıları dağılıp çözülür, söner ve yok olur. Ama yeniden bilinçli durumuna kavuşup titreyerek düşünmeye başladı mı, yeniden bir canlılık kazanıp, çok geçmeden ayağa kalkarak gün içerisine çıkması gereken bir kişi oldu mu, yeni ve harikulade bir güç keşfeder kendisinde... "

"Şimdiye kadarki gibi, falan filan şeyi anımsayışı umulmadık anda ya da kendisi öyle istediği için olmaz; bütün geçmiş yıllarını, yüzeysel ya da derinliğine yaşanmış yıllarını ve bütün yıllar boyunca yaşadığı yerleri acı veren bir zorlamanın altında anımsamaya başlar."

"Kim idi?.. Kim olmuştur?.. Bunu görebilmek için anımsama ağını serper... kendi üzerine serper ağı.. ve kendisini hem av, hem avlayıcı olarak zaman eşiği üzerinden çekip berilere alır. Çünkü şimdiye kadar yalnızca dünden bugüne yaşadı, her gün bir başka denemede bulundu ve kötülükten uzak kaldı. Karşısında pek çok olanaklar gördü... ve sözgelişi herşey olabileceğini düşündü..."

"Büyük bir adam... bir yol gösterici.. bir dahi filozof..."

"Ya da hareketli, elinden iş gelen bir insan; üzerinde triko bir gömlekle kendini köprü yapımında gördü... inşaat alanında tere batmış durumda dolaşırken, araziyi ölçerken, bir sefertasından koyu bir çorbayı kaşıklarken, işçilerle içki içerken gördü... ve sustu hep, çok konuşmasını beceren bir kişi değildi."

"Ya da toplumun çürümüş kagir temelini kundaklayan bir devrimci olarak gördü kendini; ateşli, güzel konuşan, her atak davranışa hevesli biri olarak gördü... Karşısındakileri hayran bırakıyor, hapishanelere düşüyor, çileler çekiyor, başarısızlıklara uğruyor, sonunda savaşıp yengilerin en yücesini ele geçiriyordu."

"Ya da kökü bilgeliğe dayanan bir aylak oldu; müzikte, kitaplarda, eski el yazmalarında, uzak ülkelerde zevk, yalnızca zevk peşinde koştu; sütunlara sırtını dayadı, çünkü yalnızca bir hayatı vardı yaşanacak, bu tek ben’i vardı harcanacak, mutluluk ve güzelliğe aç, mutluluk için yaratılmış ve saltanatın her çeşidine düşkün..."

"En aşırı düşünceleri, düşleri, tasarıları bu yüzden yıllar yılı kafasında yaşatmış, pek genç ve sağlıklı biri olup önünde henüz çok zaman var göründüğünden, karşısına çıkan her geçici işe evet demişti. Sıcak bir yemek karşılığında öğrencilere ders vermiş, gazete satmış, saati beş şilin üzerinden kar kürelemiş ve bir yandan Sokrat öncesi Yunan filozoflarını okumuştu. Müşkülpesent olmaması gerektiğinden bir firmaya öğrenci işçi olarak girmiş, sonra buradan çıkıp bir gazeteye kapılanmıştı; yeni bir diş deliciyle, ikizler konusunda yapılan araştırmalarla ve Stephan Kilisesi’nin onarımıyla ilgili olarak röportajlar hazırlatılmıştı kendisine.."

"Her fırsatta bir dostluğa, bir sevgiye, bir öneriye evet demiş ve bütün bunları da eğreti olarak, sonradan yine hayır demek üzere yapmıştı. Dünyayı işine son verebilir, kendisini işine son verebilir bir nesne olarak görmüştü hep."

"Şimdiki gibi otuzuncu yaşın eşiğinde perdenin kalkacağından, kendisi için başlama yaşının verileceğinden ve günün birinde şimdiye kadar neler düşünüp neler yapabildiğini göstermesi, ne önem verdiğini açıklaması gerekeceğinden bir an olsun korkmamıştı. Binbir fırsattan belki de bininin şimdiye kadar çar çur edildiğini, elden kaçırıldığını ya da içlerinden ancak biri kendisi için geçerli olduğundan çaresiz bunları kaçırmak zorunda kaldığını asla düşünmemişti."

"Asla düşünmemişti ki..."

"Hiç bir şeyden korkmamıştı."

"Kendisinin de kapana kısıldığını ancak şimdi anlıyordu.
Yağmurlu bir temmuz günüyle otuz yaş başlıyor. Eskiden doğduğu bu aya, ilkyaza, sıcakları ve yıldızların olumlu etkilerini müjdeleyen kendi burcuna tutkundu."

"Burcuna tutkun değil artık."

"Bir tedirginlik çullanıyor üzerine. Bavullarını hazırlamalı, odasını, çevresini, geçmişini, terketmeli. Sadece bir geziye çıkış olmamalı bu, buralardan temelli ayrılıp gitmeli. Bu yıl özgür olmalı, herşeye senin olsun demeli, yerini yurdunu, dört duvarı insanları değiştirmeli. Eski hesapları temizlemeli... Herşeyden kurtulmalı, özgür olmak için yapmalı bunları.. Roma’ya gitmeli, kendini en özgür hissettiği ve yıllar önce uyanışını, gözlerinin sevincinin, ölçütlerinin, ve ahlak duygularının uyanışını yaşadığı kente yollanmalı."

"Çevresindeki insanlardan kendini çözüp alacak ve elden geldiği kadar yenilerine gitmeyecek. İnsanlar arasında yaşayamaz artık. İnsanlar onu felce uğratıyor, diledikleri gibi ona biçim vermişlerdir. İnsan bir süre bir kentte kalınca, pek çok kılıklar, sözde kılıklar altında dolaşmaya başlıyor ve “kendi kendisi” olma hakkını gittikçe yitiriyor. Dolayısıyla bundan böyle gerçek yüzüyle görünecek ve artık hep öyle kalacak. Uzun zamandır oturduğu bu kentte böyle bir şeye kalkışamaz, ama özgürlüğüne kavuşacağı o kentte bunu yapacak."

"Bazan seni istemelerine ve senin işe yaramana karşın, bazan senin şu ya da bu kimseye sempati duyup başkalarını gereksinmene rağmen, yine de bütün davranışlarda tatsız bir yan var... artık baş ağrılarıyla ortada dolaşamıyorsun.; hemen bu aşağılayıcı bir antipati olarak yorumlanıyor... Bir mektubu kendini beğenmişlikle, umursamazlıkla karşılıksız bırakamıyorsun. Hiç bir söz vermeye karşıdakileri kızdırmadan gecikemiyorsun artık..."

"Ama nasıl başlamıştı? Topluluk yaşamının o çekişmeli havasına kendini kaptırdıktan hemen sonra dostluk ve düşmanlık ağlarının egemenliği, vesayeti altına girmişti. Cesaretsizliğiyle o günden bu yana çifte bir hayatı geliştirmiş, kısaca yaşayabilmek için çokgen bir hayatı sürdürmüş değil miydi? Artık herkesi, her kişiyi ve çok kere kendi kendini aldatmıyor muydu?"

Bir kadının hayalinde yarattığı bir erkeğe olan aşkını deneysel bir üslupla anlatan MALİNA yazarın son eseridir.

Çıkışından bu yana zaman zaman çok yoğunlaşan eleştirilere , tartışmalara konu oldu. Bu tartışmalar çerçevesinde romanı göklere yükseltenler kadar, onun roman olma özelliğini yadsıyanlar da vardı. Malina yazarın “Ölüm Türleri” ana başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilimş ilk ve tek bölümüdür.

Ingeborg Bachman bu kitabı için 22 Mart 1971’de şunları söylemiş...

“ Gerek bu kitapta, gerekse sonraki kitaplarda savaş üzerine bir şeyler yazmak istemiyordum. Çünkü bunu yapmak çok basit, benim için aşırı basit olan bir şey. Savaş üzerine herkes bir şeyler yazabilir ve savaş her zaman korkunçtur. Ama barış üzerine bir şeyler yazmak, yani bizim barış dediğimiz şey üzerine, gerçekte bu savaştır.. Gerçek savaş, her zaman adı barış olan savaşın patlamasıyla doğar.”


Ingeborg Bachman 1973’ün Haziran’ında MALİNA hakkında şunları söylüyor:

“Kitabım İtalya’da yayımlandığından bu yana bana hep ikinci bölümünü faşizmi göz önünde tutarak mı yazdığımı sordular. Ve ben de “hayır” dedim “daha önce yazmıştım” .. Faşizm nerede başlar sorusu üzerine daha önce düşünmüştüm..."

Bachmann’ın yapıtlarındaki kötümserliği algılamamak olanaksızdır. Sanatçı bir yandan yazarın bütün gücüyle birşeyleri değiştirmeye çabalamasını kaçınılmaz bir görev sayarken, öte yandan da bu çabaların başarı şansına ilişkin olarak şöyle yazar:

“Değiştirmek isteyen yazar, bu isteğini ne ölçüde gerçekleştirebilir. Bu konuda ne kadar özgürdür. Sorun bu.. Yazar ancak çağımızda belirginleşmiş bir dramı yaşamakta: Bakışlarını tüm insanlığın ve yeryüzünün mutsuzluğuna çevirme zorunluğu duyduğundan, sanki yaratmak istediği etkiyi yaratamıyor. Mutsuzluğu, felaketi bir bütün olarak ele aldığından tek tek değiştirebileceklerini de dokunmadan bırakmak hakkını sanki kendinde buluyor."


Bachmann’ın yazarın görevini nasıl algıladiğina değgin düşüncelerini bir kez daha vurgulayarak bitirmek istiyorum.

“İnsanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir. Acıyı yadsımak, acının izlerini silmek, yeryüzünde böyle birşey yokmuş gibi davranmak, yazarın görevi olamaz.."

"Tam tersine yazar, acıyı görebilelim diye, acıyı bir kez daha yaşatmak, duyurmak zorundadır. Çünkü bizim hepimizin isteği, görmesini bilen insanlar olmaktır."

"Yazar acıyı betimleyerek insanları gerçeği taşımaya alıştırır. Bu yolda yüreklendirir; karşısındakiler de övgüleri ve yergileriyle ona, ondan gerçe-ği beklediklerini ve her şeyi bütün çıplaklığı ile görebilecek düzeye erişmek istediklerini anlatırlar. Çünkü insanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir."

“Geçmişin acılarını gömmek değil yaşamak gerek; bütün acıları yaşayarak tüketmek gerek! Sanatçılara düşüyor bu iş; çünkü ötekiler zaman bulamıyor bunu yapmaya. Ülkelerinde oturup, olayların akışını planlamakla uğraşanlar buna zaman bulamıyorlar, gerçekten çağdışı olanlar da bunlar, çünkü hepsi dilsiz. Her çağda, bu dilsizler yönetimi devralmışlardır.”

Öldüğünde yıllardır oturduğu Roma’daki Palazzo sarayındaydı.

Viyanaya dönmek istiyordu. O’nun kesinlikle Viyana’ya dönmek istediğini haber alan zamanın Avusturya başbakanı “Roma’da bugüne dek bir sarayın dairesinde yaşamaya, orada çalışmaya alışmıştı, kendisine burada da benzer bir atmosfer hazırlamak görevimiz” diyerek, Viyana’daki saraylardan birinde bir daire hazırlatmaya başlamıştı.

Bir gece yarısı uyuklarken elden düşen bir sigara, ardından yatak odasını saran alevler, dönüşe olanak bırakmadı.

Bachmann yazarlığının ve ozanlığının yanısıra üniversite öğretim üyeliği de yaptı. Frankfurt üniversitesinde ilk kez kurulan şiir kürsüsünün başına doçent olarak getirildi ve bu görevde iki yıl kaldı. O yıllara ait ders notlarını kapsayan “Frankfurt Dersleri” yazarın ününün yayılmasına yol açan en önemli yapıtlarından biri olmuştur.

“Neden yazmak, kimin için yazmak? Yazar ki herkesten çok yorum yapma hastasıdır ve herkesten çok anlam peşinde koşmanın tiryakisidir. Böyle bir kişi herhangi bir yorumla, bir betimleme ile yetinebilir mi?”

Bachmann, gerçek bir yazarın ideolojisinden soyutlanmak istenmesi konusunda da şunları söylüyor:

“Çok duyarız, Brecht’in büyük bir şair ve oyun yazarlarından biri olduğunu söylerken, bunun hemen ardından da O’nun bir komünist olduğunu unutmamız gerektiğini ya da başına ne “yazık ki” yi eklememizi söylerler.”

Bachmann ayrıca , İtalyan şair Guiseppe Ungaretti’den çeviriler yapmış ve Hans Werner Henze ile birlikte bestecinin bir operasına librettosunu hazırlamıştır.


17 Ekim 1973’de Roma’da öldü...

Alıntı

__________________
Araz isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Yukarı'daki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.


(Tümünü Görüntüle Konuyu Görüntüleyen Üyeler: 1
Araz
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Açma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum hakkında Kullanılan sistem hakkında
Forumaski paylaşım sitesidir.Bu nedenle yazılı, görsel ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenmektedir.Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir.Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazılı, görsel ve diğer materyalleri 48 saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi bu linkten bize yapabilirsiniz.

Telif Hakları vBulletin® Copyright ©2000 - 2016, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.

Saat: 04:27