Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu
 

Go Back   Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu > Eğitim - Öğretim > Dersler > Tarih - İnkılap Tarihi
facebook bağlan


Ankara’nın Başkent Olmasının (Oluşun) Nedenleri

Tarih - İnkılap Tarihi kategorisinde açılmış olan Ankara’nın Başkent Olmasının (Oluşun) Nedenleri konusu , A – GİRİŞ Milletlerin hayatında önemli olayların yıldönümleri, her yıl geçmişten geleceğe yeni bir değerlendirme imkânıdır. Bu değerlendirmelerin yapılmadığı ve biçimsel törenlerle geçiştirilen yıldönümleri (uzun bir tarih yolunda) silik birer ...


Like Tree1Beğeni
  • 1 Post By Kimliksiz

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 22.02.2013, 18:03   #1 (permalink)
Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Ankara’nın Başkent Olmasının (Oluşun) Nedenleri






A – GİRİŞ
Milletlerin hayatında önemli olayların yıldönümleri, her yıl geçmişten geleceğe yeni bir değerlendirme imkânıdır. Bu değerlendirmelerin yapılmadığı ve biçimsel törenlerle geçiştirilen yıldönümleri (uzun bir tarih yolunda) silik birer tekrardırlar.
Benim bugünkü konuşmamda tarihi geçmişin kısaca hatırlatılmasından sonra günümüz gerçeklerini içeren bir değerlendirme yapılacaktır.
Tarih, yalnız bir olaylar dizisi değil, aynı zamanda bunların günümüz düşüncesi ile değerlendirilmesi ve yorumlanmasıdır.
Bu inanç ve düşüncede olan bir Ankaralı olarak sizlerin karşısında bana bu konuşma fırsatını veren Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun değerli yönetici ve Akademik Kurul mensuplarına teşekkürlerimi sunarım.
Ankara’nın başkent olması ile ilgili olarak birçok yayın yapılmıştır. Konu; hukuk, tarih, jeopolotik, askerlik ve siyaset bilimleri açısından incelenmiş ve pekçok belge yayınlanmıştır.
Ben bugün sizlere yeni bir belge sunmayacağım. Günümüzde yapılan bazı sorgulamaları ve kişisel yorumlarımı getireceğim.
Bugün her konuda Türk toplumuna yön vermek isteyen içerden dışardan, bizden olan olmayan bazı düşünceleri bilmek, irdelemek ve tartışmak zorundayız.
Sovyet rejiminin ve sisteminin çöküşünden sonra dünyaya verilmek istenen ve küreselleşme (globalleşme) denilen yeni siyasal ve ekonomik oluşumlar sonucunda İstanbul’a da yeni bir misyon verilmek istenilmektedir.
İşte burada, açık veya kapalı olarak Ankara’nın hukuki ve fiili yollardan başkent olmaktan uzaklaştırılması konusu gündeme getirilmek istenilmektedir.

B – ANKARA’NIN BAŞKENT OLUŞUNUN YASALLAŞMASI

Ankara’nın başkent oluşu.bir başkentin yeni bir şehre taşınması veya yeni bir başkent inşası değildir.
Pakistan ve Brezilya yeni birer başkent yaparak kendilerine dünyanın ilgisini mimari yönden çekmiş ülkelerdir.
Ankara’nın başkent oluşu bunlara benzemez. Ankara’nın başkent oluşu tarihi bir tekâmül sürecidir. Yoksa daha önce verilmiş kararın uygulanması değildir. Önce Ankara’nın başkent olması ile ilgili tarihi olayları ve buna zemin hazırlayan düşüncenin seyrini ve sonuçlanmasını kısa olarak hatırlayalım :
Bu yıl Ankara’nın başkent oluşunun 73. yılını kutluyoruz.
Ankara 13 Ekim 1923 günlü bir TBMM kararı ile başkent olmuştur.
Lozan Barış Andlaşması 23 Ağustos 1923 tarihinde TBMM’de onaylanmıştır. Lozan Barışı ile ülkenin temel dış politik sorunları çözülmüş ve bunun sonucu olarak önemli anayasal ve iç politika kararlarının alınması zamanı gelmiştir. Bu kararlar şunlardır:

1. Ankara’nın başkent oluşunun yasallaştırılması,

2. Cumhuriyet’in ilânı,

3. 1924 tarihli Anayasa’nın yapımı.

Bu kararlar tarihi bir oluşumun, bir zincirin halkalarıdır. Bir bütündürler.

9 Ekim 1923 tarihinde İsmet Paşa ve 13 arkadaşı TBMM’ne bir kanun teklifi sunarak Ankara’nın başkent olmasını önermişlerdir. Bu teklifte dikkati çeken şudur: İsmet Paşa ile birlikte imza sahibi milletvekilleri yurdun muhtelif yörelerini temsil eden milletvekilleri arasından dikkatle ve özenle seçilmişlerdir.
Malatya, Çorum, Diyarbakır, Kütahya, Kastamonu, Erzurum, Erzincan, Sivas, Bursa, Karahisarı Sahip, İstanbul, Konya illeri milletvekillerinin bu teklifte isimlerini görüyoruz.

Teklif sahipleri, gerekçelerinde Ankara’nın başkent olması için şu düşünceleri açıklıyorlar:

1. Lozan tahliye protokolünden sonra işgal altında toprak kalmamıştır. Ülkenin bütünlüğü sağlanmıştır.

2. Türkiye’nin idare merkezinin seçimi sırası gelmiştir.
3. Lozan’da kabul edilen ahkâm (boğazlarla ilgili) nedeniyle ülkenin kuvvet kaynağını ve gelişmesini Anadolu’nun merkezinde, coğrafya ve stratejinin, iç ve dış güvenliğin gereklerini aramak zorundayız.

4. Ülkenin idare merkezi konusunda iç ve dış tereddütlere son vermek gerekir.

5. Bu merkezin Anadolu’da ve Ankara’da olması gereklidir.

Tasarı, verilmesinden bir gün sonra 10 Ekim’de Anayasa Komisyonu’na (o tarihte adı Kanun-i Esasi Encümeni’dir) sevk ediliyor.

Kanun-i Esasi Encümeninin kimlerden kurulduğunu tanımak gerekiyor:

Encümen Yunus Nadi, Celal Nuri, Feridun Fikri, Necati, İbrahim Süreyya, Ebubekir Hazım, Ağaoğlu, Ahmet Süreyya, Refet ve Münir Hüsrev beylerden oluşuyor. Bu milletvekilleri, kişilikleri, bilgileri ve dirayetleri ile tanınmış isimler.

Anayasa Komisyonu, gerekçesinde; “kanun teklifinde yazdı olan konu deride Anayasa ‘da yer alacağı için konuyu bir kanun biçiminde değil de karar biçiminde ele almak gerekir” diyerek tasarıyı TBMM genel kuruluna sunuyor.
Ancak,bu sunuyu yaparken küçük ama son derece önemli bir gerekçeyi de ilâve ediyor.
Özetle ve bugünkü Türkçe ile “İsmet Paşa ve arkadaşları tarafından verilen tasarı, faydalı ve uygun görüldü.

Hadiseler Anadolu’nun tam ortasında yer alan Ankara’yı zaten tabii başkent olarak belirlediğinden ve gösterdiğinden bu kanun teklifi bir gerçeğin tespitinden ibarettir.”

Tasarı TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüyor. Görüşmelerde yalnız Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey aleyhte düşünce açıklıyor. Zeki Bey, daha önce hilafetin kaldırılmasında da muhalefet etmiştir. Celal Nuri ve Besim Atalay beyler ise hararetle Ankara’nın başkentliğini savunmuşlar ve Genel Kurul’dan da büyük tasvip ve destek görmüşlerdir.

Sonunda tasarı, TBMM’nin 27 numaralı kararı olarak 13 Ekim 1923 tarihinde kabul edilmiştir.

Karar da şöyle deniliyor:

“İsmet Paşa hazretlerinin… Teklif-i kanunisi üzerine Kanun-i Esasi Encümeni’nce tanzim olunan… Mazbata 13.XI.1923 tarihli otuzbeşinci içtimain ikinci celsesinde okunarak aynen kabul edilmiş ve Ankara şehrinin Türkiye Devleti ‘nin başkenti olması ekseriyet-i azime ile takarrür etmiştir.” 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet’in ilânından 16 gün önce Ankara başkent oldu. Kuva-yı Milliyeciler Ankara’nın başkentliliğinin ilânı ile yeni bir devlet düzeni, yeni bir hukuk düzeni ve yeni bir siyasal – kültürel anlayışın kapısından, girdiler. Sıra Cumhuriyet’in ilânına ve yeni anayasaya gelmişti.


C- ANKARA’NIN BAŞKENT OLMASINDAKİ TEMEL NEDENLER

Ankara’nın başkent oluşunu etkileyen nedenler hep aynı yerde buluşmuşlar ve Ankara yönünde bir kuvvet bileşkesi oluşturmuşlardır.
Bunları dört ana grupta toplayabiliriz.

1. Ankara’nın jeopolitik, stratejik ve coğrafi konumu,

2. Ankara ve çevre halkının Heyet-i Temsiliye’ye gösterdiği sıcak ve kabul ve Milli Mücadele’ye verdiği olağanüstü destek.

3. Ankara’da oluşan Kuva-yı Milliye ruhu.

4. İstanbul’un siyasal ve toplumsal çevresine karşı duyulan güvensizlik.

I. ANKARA’NIN JEOPOLİTİK, STRATEJİK VE COĞRAFİ KONUMU

İmparatorluk başkenti olarak İstanbul’un konumu ilk defa 1877 – 78 Harbi sonunda birdenbire ve kendiliğinden gündeme gelmiştir.Düşman İstanbul’un yakınma kadar gelmiştir. İstanbul âdeta bir serhat şehri olmuştur. Savaş sırasında başkentin İstanbul’dan Anadolu’ya taşınmasının konuşulduğu söyleniyor. Ben herhangi bir kaynak bulamadım. Ama bu tartışmanın o zaman yapılması doğaldır. Bu konuda ilk defa yazılı ve açık olarak düşüncesini açıklayan Osmanlı ordusunda görev yapan bir Alman mareşali olan Von der Goltz Paşa’dır.
Goltz Paşa, Rumeli’de kaybedilen topraklar nedeniyle imparatorluğun jeopolitik yapısında ve uygulayacağı askerlik stratejisindeki değişikliği bir asker olarak değerlendiriyordu ve İstanbul’un savunulmazlığını söylüyordu. İmparatorluğun milli bir devlete dönüşebileceğini düşünmeyen Goltz Paşa geleceğin bir Türk – Arap imparatorluğu için başkent olarak Halep’i, Şam’ı düşünüyordu.
Goltz Paşa’nın ilginç bir yorumu daha var. “Osmanlı İmparatorluğu’nda köklü reformlar yapabilmek için başkentin Konya, Kayseri ve daha da geriye taşınması gereklidir” diyor.
Balkan Harbi sırasında İkdam Gazetesi yazarı Ahmet Ferit Bey ise; “Millet ve memleketin selâmeti için başkentin vatanın merkezine ve milletin kalbine kurulması gerekir” diyordu.
Ahmet Ferit Bey, imparatorluğun dağılmasından sonra milli devletimizin başkentinin Hopa, Kerkük, İstanbul, Rodos arasındaki dikdörtgenin merkezinde kurulmasını öneriyordu. Kayseri’nin yakınında yeni bir başkent teklif ediyordu. Kendisine Jul Vern gibi hayalperest diyenler oldu.
O tarihlerde Ankara; Çorum, Yozgat, Kayseri ve Kırşehir mutasarrıflıklarını içine alan bir vilâyetti. Ahmet Ferit Bey, Misak-ı Milli ve başkent hakkında âdeta kehanette bulunmuştur.
Askerlik yönünden İstanbul’un savunmasının imkânsızlığı yanında ülkenin tam ortasındaki Ankara insana güven veriyordu.
Atatürk bu konuda İstanbul’un durumunu şöyle açıklıyor: “Bir geminin topunun telaşına düşecek yerde hükümet merkezi olamaz.”
İngiliz Avam Kamarası’nda bir tartışma Türkiye’nin başkenti konusunda eski bir başbakanın sorusuna Başbakan şöyle cevap veriyor:
“Haşmetli kral hazretlerinin zırhlılarının hedefi olabilecek bir hükümet görmek, Toros dağlarının öbür tarafına çekilmiş bir hükümet görmekten yeğdir.”
- Ankara nereden bakarsak bakalım Türkiye’nin tam ortasına düşmektedir.
- Demiryolu Batı Anadolu’dan ve İstanbul’dan Ankara’ya kadar geliyordu.
- Ankara geniş bir interlandı olan kendini ve çevresini doyurabilen bir eyaletti.
Coğrafyanın çizdiği kader çizgisi olumlu idi. Ancak, bu çizgiye uygun başka alternatifler de vardı. Ankara halkının tutumu kendi dışındaki alternatifleri kaldırdı.


II. ANKARA VE ÇEVRE HALKININ HEYET-İ TEMSÎLİYE’YE GÖSTERDİĞİ SICAK KABUL VE MİLLİ MÜCADELEYE BAŞLANGICINDAN İTİBAREN VERDİĞİ OLAĞANÜSTÜ DESTEK

Ankaralılar’ın Milli Mücadele’deki davranışları nereden bakarsak bakalım bir destandır. Bunu birkaç bölümde inceleyebiliriz.

1- Heyet-i Temsiliye’nin daha Ankara’ya gelmesinden önce Ankara’nın güvenilir bir şehir olması.
Daha 1919 yılının başında 20. Kolordu Ankara’ya kaydırılmıştır. Başına da Atatürk’ün güvendiği bir insan, yakın arkadaşı A. Fuat Cebesoy getirilmiştir.
İstanbul’dan Anadolu’ya gelenler önce Ankara’ya geliyorlardı. Rauf Bey bunların arasındadır.
İstanbul ve Anadolu arasındaki yazışmalarda, Ankara haber merkezidir. 20. Kolordu’nun bütün muhaberattan haberi vardır.
Ali Fuat Cebesoy hatıralarında şöyle diyor: “20. Kolordu’nun merkezi olan Ankara, Sivas Kongresi arifesinde büyük bir ehemmiyet kazanmıştır. Garp’ta milliyetperverler için emin bir melce olmuş, milli mukavemetin hareket üssü haline gelmişti.”
“… Bu tarihlerde Ankara ilk merkez vazifesini görmüştü. Azaların büyük bir kısmı Ankara’da toplanmışlar ve burada Sivas’a hareket etmişlerdi. Heyet-i Temsiliye’nin Garbi Anadolu ve İstanbul’la olan bütün temasları vasıtamızla olmuştu.”
Sivas Kongresi Ankara’nın koruyuculuğu altında olmuştur.
İşte bu yüzden İstanbul Hükümeti Ali Fuat Paşa’yı görevden almak istemiş, ama bunu yapamamıştır. Milli harekete karşı İstanbul adına tertip kuran Ankara Valisi Muhittin Paşa tutuklanmış ve Ankara kendi valisini kendisi seçmiştir. Şehrin asker – sivil otoriteleri ve halk temsilcileri vali vekilini atadılar.
Ahi yönetiminden ve geleneklerinden kaynaklanan bağımsız ve seçime dayanan geleneğin vali vekili seçiminde rolü olduğu düşünülebilir.
İstanbul Hükümeti’nin atadığı yeni vali Ziya Paşa da Ankaralılar tarafından kabul edilmemiştir.
Ankara Belediye Başkanı ve Müftüsü İstanbul tarafından atanacak bir valiyi kabul etmeyeceklerini saraya bildirmişlerdi.
Vali Vekili Yahya Galip Bey, Atatürk’e çektiği telgrafta İstanbul’un atadığı bir valiye görevi teslim etmeyeceğini bildirmiş ve bu düşüncesi kabul edilmediği takdirde “Ben de görevimden ayrılıp sizin gibi sine-i millete döneceğim” demiştir.
İstanbul’un atadığı yeni vali Eskişehir’den İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştır.
Ankara güvenilir bir merkezdir. Büyük Nutuk’taki bazı belgelerden ve Atatürk’ün yorumlarından öğreniyoruz ki, Ankara’daki sivil yöneticiler ve halk önderleri İstanbul’a karşı daha Heyet-i Temsiliye Ankara’ya gelmeden önce radikal bir tavır içindedirler.


2- Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Ankara’da âdeta bir halk hareketine dönüşen bir coşku ile ve kalabalık bir halk kitlesi tarafından karşılandı. Bu coşku, Ankara’da Atatürk’ün bütün yaşamı boyunca Atatürk’ün arkasından inançla yürümek şeklinde devam etti.
Atatürk, Samsun’a çıktığı günden itibaren Milli Mücadele’nin başlangıcında, o belirsizlik günlerinde, her yerde asker ve sivil aydınlarla beraber oldu. Halkın kendisine ilk eylemli desteği Ankara’dan geldi. Daha Ankara’ya gelmeden önce Heyet-i Temsiliye’nin fikir ve coşkusunu Ankara’daki asker ve sivil yöneticiler, halkla paylaşmışlardı. Ankara Vali Vekili’nin Atatürk’le olan yazışmasında bunları açık olarak görüyoruz. Atatürk ve Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya gelişinden sonra şehir halkı, dirayetli önderleri ile Atatürk’ün yanında yer almaya devam etti. Bir kısım milletvekilinin âdeta Atatürk’ün milletvekili olmasına karşı kurdukları tertipte Ankara, Atatürk’ü hemşehrisi ilân etti.
Bu konuda şunu da ilâve etmek gerekir. Milli Mücadele belirli bir andan itibaren bütün ülkede destek görmüştür. Ancak, Ankara’nın kararlılığı ve büyük bir önsezi ile öncülük yapması ve Milli Mücadele gereğini en önce görmesi sayesinde başarı öne alınmıştır.


3 – Ankara halkı o günkü imkânlar göz önünde tutulduğunda çok önemli bir maddi yardımla Heyet-i Temsiliye’yi destekledi. Ankara ve çevresindeki Kuva-yı Milliye dernekleri tarafından yapılan bu yardım TBMM’nin kuruluşundan sonra da devam etti. Ankara’nın yardımları; Ankara tüccar ve esnafından, Ankara’da görevli asker ve sivil görevlilerden, Ankara’nın merkez ve ilçelerindeki halktan sağlandı.
Ankara maddi yardımlarını, Tekalif-i Milliye’de de ayni yardım olarak da etkin bir biçimde devam ettirdi.
Bütün bu maddi ve manevi katkılar Ankara dışından gelen Kuva-yı Milliyeciler’le Ankara halkını kaynaştırdı.
Kuva-yı Milliyeciler ve onun lideri için Ankara dışında bir başkent düşünülemezdi.


III – ANKARA’DA OLUŞAN KUVA-YI MİLLİYE RUHU


Milli Mücadele’de, Ankara’da oluşan Kuva-yı Milliye ruhu, Cumhuriyetin ve Türkiye’nin geleceğini yönlendirmiş ve hazırlamıştır. Bu ruh, vatanı kurtarmak için başta Mustafa Kemal ve arkadaşları olmak üzere Ankara’ya gelen her görevde ve rütbedeki sivil ve asker aydınların, yurdun dört bir tarafındaki yurtseverlerin Ankara’yı kurtarıcı bir sembol haline getirmeleriyle oluşmuştur.
Ankara’da sembolleşen, önce ülkenin kurtuluşunu sağlayan ve daha sonra çağdaşlaşma ve modernleşme yolunda reformları yapan Kuva-yı Milliye ruhu Cumhuriyet’in temelidir.
Ankara, Heyet-i Temsiliye’yi bağrına bastıktan sonra yurdun dört bir yanından gelen asker ve sivil aydınların buluştuğu yerdir.
Ankara’ya gelen bu mücahitlerin, yeni Ankaralılar’ın bir bölümü, bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan yörelerin, Rumeli’nin, Kafkaslar’ın çocukları ve torunları idiler. Kaybedilen vatan topraklarının ve göçlerin acılarını ya yaşamışlar ya da babalarından, annelerinden dinlemişlerdir.
Bütün bu insanlar Ankara’da kutsal bir amaç için bir araya geldiler. Önce ülkeyi düşmandan temizlediler. Sonra adım adım bazen bilinçli ve kararlı ve bazen de tarihin kendilerine verdiği emsalsiz görevin sağ duyusuyla ve duygularıyla geleceği kurdular.
Onlar geleceği hazırlarken yalnız yeni bir devlet kurmadılar. Önce kendilerini, yeni Ankaralılar’ı ve sonra yeni bir ulusu yarattılar.
Atatürk ve çalışma arkadaşlarını ele alalım. Onlar genç bir subay oldukları tarihten Milli Mücadele sonuna kadar geçen 20 yıllık süre içinde Rumeli’den Kafkaslar’a, Arap illerinden Trablus’a kadar gençlikleri savaşarak ve koşarak geçmiştir.
Onlar ilk defa bir yerde amaçlarına ulaştılar. Ankara onları, onlar Ankara’yı yarattılar.
“Ankara”, “Milli Mücadele”, “Bağımsızlık” ve “Cumhuriyet”
birbirlerinden ayrılmaz sözcükler oldu.
Kuva-yı Milliyeciler için başka bir Ankara yoktu. Ankara’yı 1923’te başkent yaparlarken yeni bir şey yapmadılar. Kendilerinin de söylediği gibi mevcut durumun adını koydular.


III. İSTANBUL’A DUYULAN GÜVENSİZLİK

Bu arada açıkça söylenmeyen ve çok kısa olarak geçiştirilen bir konu üzerinde durmak gerekir: İstanbul’a duyulan güvensizlik.
Bununla ilgili olarak daha önce açıklanan bazı düşünceleri aktarmak isterim.
Goltz Paşa, başkentin İstanbul’dan Anadolu’ya nakli gereğini düşünürken Osmanlı İmparatorluğu’nda reformlar yapılabilmesi için başkentin Anadolu’ya naklini şart görüyordu.
Ankara’nın başkent olması konusu TBMM’de görüşülürken Celal Nuri Bey; “Biz Ankara’nın yazın tozuna, kışın çamuruna tahammül etmeliyiz ki, Anadolu ‘nun bütün levazım ve ihtiyacatını anlıyabilelim. Ve ona göre derdine devasız olalım” diyor ve ilâve ediyor. “Bir hükümet, hususiyle vatanın asıl parçalarının en büyüğü, yüzde doksan beşi Anadolu’da olursa ve o hükümetin merkezi İstanbul’da bulundukça Anadolu’yu biraz güçlükle düşünür.” Sonra da konuyla ilgili olmayan, ama çok ilginç bir düşüncesini söylüyor.
“Bizim için esas mesele, meselâ bugün Ankara — Sivas demiryolunun yapılmasıdır.”
Bir kültür milliyetçisi olan Besim Atalay ise TBMM müzakerelerinde şunları söylüyor:
“Arkadaşlar, Ankara kelimesinin Türk âleminde, İslâm âleminde ne büyük vaatler husule getirdiğini bilmelisiniz… Ankara bundan şu kadar yüz sene evvel hâlâ kökleri yaşayan fikir cereyanlarını tesis etmişti. Esnaf arasında bugün bile Ahilik teşkilâtı vardır. Bugüne kadar yaşayan fikir cereyanlarının beşiği olan Ankara bu günden sonra da birbirini kalbinden bağlayacak fikir cereyanlarının beşiğidir. Biz bu beşiği elimizle ırgalayacağız. Ve onun büyüdüğünü, yükseldiğini, hâkim olduğunu göreceğiz arkadaşlar… (inşallah sesleri) Dikkat ediniz. Göreceksiniz ki yeryüzünde iki türlü payitaht var: Bir müstemleke payitahtları, biri de ülkenin doğrudan doğruya hâkim olduğu kıtanın, kendi ülkesinin payitahtları. Müstemleke payitahtları çok kere ülkenin bir ucunda yapılır… Arkadaşlar (sonra) bugünkü İstanbul’un, Fentleri ve arkadaşlarını yetiştiren zihniyeti kısmen devam ettikçe bizim oraya gitmemizde zannederim mahzurlar vardır. Binaenaleyh burası tamamen dezenfekte edilmedikçe oraya gitmek hazin ve ihtiyate muvaffik değildir. Ve biz burada tozlar içinde yaşarız.”
İstanbul basınında Ankara’nın başkent olması lehinde tek yazı yazan Ebuzziyazade’dir.
11.10.1923 tarihli Tevhidi- Efkâr Gazetesi’nde Ebuzziyazade şöyle yazıyor:
“… Anadolu’yu İstanbul kurtarmamış fakat İstanbul’u Anadolu kurtarmıştır…”
“Garp âleminin asırlardan beri memleketimiz üzerinde siyasi ve içtimai (konularda) devam eden zararlı tesirlerinden kurtulmak isteniyorsa bundan sonra milli mukadderatımızı idare edenlerin Anadolu’dan çıkmasını temenni etmeliyiz. 1324’te ilân ettiğimiz meşrutiyeti daha ilk aylardan itibaren yüzümüze gözümüze bulaştırmış olmamızda, ülkenin dört tarafından gelen acemi ve beceriksiz mebusların İstanbul’da yabancı ve muzır her türlü unsurların telkinatı altında kalmasının büyük tesiri görülmüştü. Son müdafaa-i memleket nokta-i nazarından merkezin Anadolu’da olması bizim için hayati bir meseledir.”
“Asırlardan beri merkezi hükümetin İstanbul’da olması yüzünden Anadolu tamamiyle terk edilmiş ve harap halde bırakılmıştır.”
“Ahlak ve sosyolojik açıdan da Anadolu’da yaşamak seciyenin kuvvetlenmesini, zevk ve sofadan feragati, saffet ve ahlaki nezahati muhafaza gibi pek çok manevi fayda yaratır.”
16.10.1923 tarihinde İstanbul basınının olumsuz ve ısrarlı tavrı üzerine Hâkimiyet-i Milliye’de yayınlanan yorumda şöyle deniliyor (bugünkü dilimizle):
“Yoğun bir milli yapının feyz dolu tesirlerinden mahrum, binbir lisanla konuşan, damarlarında binbir kan dolaşan, kafalarında binbir zihniyet, kalplerinde binbir temayül taşıyan Babıli (halitası) karışıklığı ile kuşatılmış İstanbul hükümeti hiçbir zaman hiçbir vakit, Anadolu’yu Anadolu ahalisini benimsememiş, mütemadiyen tesiri altında kaldığı levanten ruhunun telakkiyatı ile Anadolu’yu ve ahâlisini bir yecucu mecuc beldesi telakki eylemiş, onunla halkını yalnız cebir ve zulüm icrası, varını yoğunu elinden alması niyeti ile icra eylemiş ve geri kalan diğer bütün hareketleri ile bu beldeyi bütün cihandan ayırmak için elinden geleni yapmıştır…”

Milli Mücadele’den sonra çıkarılan iki kanunda da bu konuyu izlemek imkânı var:

1- 25 Eylül 1923 tarihli ve 347 sayılı kanunda, İstanbul’daki ve milli hudutlar haricinde bulunup da Milli Mücadele’ye iştirak etmeyen askeri erkânın ordu ile ilişkilerinin kesilmesi ve bundan böyle de devlet hizmetinde çalıştırılmamaları öngörülüyor.
2- 26 Mayıs 1926 tarihli ve 854 sayılı kanunda ise, 347 sayılı kanunda sayılan askeri erkâna paralel olarak, Milli Mücadele’ye katılmayan memurların devlet hizmetinde çalıştırılmamaları öngörülüyor.


D – ANKARA’NIN BAŞKENT OLUŞU VE İSTANBUL BASINI


Ankara’nın başkent oluşuna yalnız İstanbul basını şiddetle karşı çıkmaktadır. Vatan Gazetesi’nde Ahmet Emin, Tanin’de, Hüseyin Cahit Bey Ankara’nın başkentliğine şiddetle karşıdırlar. Tevhid-i Efkâr’da yazı yazan Ebuzziyazade ise Ankara lehine ,güzel yazılar yazmasına rağmen 4-5 yıl için başkent Ankara’da kalmalıdır düşüncesindedir.
Ahmet Emin Bey diyor ki;
“Ankara lehine ileri sürülebilecek tek iddia tarihi mertubiyet hislerinden ibarettir. Filkakika Ankara denince her Türk’ün kalbinde mukaddes bir damar ihtizaza gelir. Ankara namı bize muvaffakiyete eren çetin istiklâl mücadelelerimizin en şerefli safhalarını hatırlatır. Fakat bu merbuyetin deynini kalplerde ebedi tekrim hisleri ile saklıyarak, abideler vücuda getirerek Ankara şehrine muhtelif müesseseler ihdas ederek, orasını belki de askeri merkez haline koyarak idameye çalışmak mümkündür.”
Bu duygusal girişi burada bitiren A.Emin Bey Kuva-yı Milliyeciler ve Ankaralılar’ı fazla şımartmadan esasa geçiyor:
“Yeni merkezi idaremiz ümrana müsait bir muhit olmalıdır.”
“Ankara böyle bir muhit değildir. Bilâkis belki de memleketin ümrana en gayrî müsait bir noktasıdır.”
Hâkimiyet-i Milliye’de Müftü Rıfat Hoca’nın yazdığı bir yazıdan öğreniyoruz ki A.Emin Bey bizim okuma imkânı bulamadığımız bazı yazılarında işi bir adım daha ileri götürerek Ankaralılar için “mahrumu istidat ve düşmanı ecanip” sıfatlarını kullanıyor.
Ahmet Emin Bey biliyorsunuz ecanipe pek meraklıdır. Ve makalesinde ilâve ediyor.
“Hiç değilse Bursa başkent olsun”, “Bursa’yı ecnebilere karşı kolayca şerefli bir idare merkezi haline koyabiliriz.”
Hüseyin Cahit Bey uzun uzun yazıyor, döktürüyor. Sonunda çok enteresan bir sonuca varıyor ve bir endişesini dile getiriyor.
“Merkezi hükümet Ankara’da bulunduğu halde payitaht muhiti (istanbul), Ankara muhit-i millisi ile anlaşmasa, kaynaşmaya muvaffak olmazsa memleketin sair tarafları ile temasını nasıl muhafaza eder” diyor.
Ankara’daki Kuva-yı Milliyeciler’in İstanbul çevresi için ne düşündüğünü biraz evvel bahsettiğim iki kanun açıklıyor. Sanki İstanbul muhiti Kuva-yı Milliyeciler’in umurunda idi.
Bu bahsi kaparken Ahmet Emin Bey’in, Ankara ve Ankaralılar hakkındaki haksız ve insafsız düşüncelerine karşı Ankara Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziye Reisi Rıfat Hoca, iman dolu göğsüyle ve kendisine has asaletiyle ve zerafetiyle, tevazuu ile Hâkimiyet-i Milliyede yayınlanan mektubunda şöyle diyor:
“… Ankara istiklâl-i vatan davasından kendi varlığının müdafaasını anlamış ve bu idrak neticesi olarak da Sakarya Harbi’nin en önemli günlerinde memleket afaki top tarakaları ile sarsılırken bile sarsılmayan iman ile kalmıştır. Mustafa Kemal ve Ali Fuat paşalar bizdendir. Bizim hemşehrilerimizdir. Milli davayı onlarla beraber ve onların eserinde takip ve müdafaa eyleyeceğiz. Beldemiz, bugün medeni vasıtalarla yeterince mücehhez değilse bu noksan tamamlanabilir. Aşk-ı milli ile müftehir olan Ankaralılar yeni hükümetin irşad ve delaleti ile emek ve gayretlerini yeni umdeler etrafında teksif ederek memleketlerini cihanın sayılan meşhur şehirleri arasına ithal edecektir. Onlara medar-ı iftihar olarak milli müdafaanın timsali, iman ve celadeti olan Fevzi Paşa hazretlerinin Sakarya Zaferi’nden hemen sonra Ankara Belediye Başkanı’na çektiği şu telgraf kâfidir:
“Ordumuz emsalsiz fedakârlığı ile istihsal edilen muzafferiyetten dolayı vaki tebrikatınıza teşekkür eyler ve düşman ordusuna indirilen kahhar darbede Ankara ahalisinin sebk (vaki olan) eden muaveneti meşkûresini takdirle yâd ederim efendim.”
1918’teki çöküşten sonraki Türk basın tarihi; mütareke basını, Babıali yokuşu ve elektronik basın ve ekran olarak bir süreklilik çizgisini taşıyor. Bu süreklilikte değişenler ve değişmeyenler var. Teknoloji ve sermaye, güç ve biçim olarak sürekli değişiyor. Değişmeyenler ise aynı , bazı kalemlerin kim adına, neyi, niçin yazdığı belli değil. Dikkatli ve bilinçli bir yurttaş bunları hemen görebilir.
İstanbul’u kurtaran Kuva-yı Milliyeciler daha ayaklarından çizmelerini yeni çıkarmışlardı ki Babıali nifak programlarını yürürlüğe koymuştur.

E- ANKARA’NIN BAŞKENT OLUŞU VE YABANCI ÜLKELERİN DAVRANIŞLARI

Ankara’nın başkent olmasına karar verildikten sonra yabancı ülkelerin Ankara’da temsili konusunda bazı sorunlar olmuştur.
Ankara Hükümeti öncelikle İstanbul’daki Müttefik Yüksek Komiserliği sıfatına itiraz etmiş ve bu unvanını sömürgelere ait bur unvan olduğunu ve kabul edilemiyeceğini bildirmiştir. Bu unvan temsilciliğe çevrilmiştir.
Bazı Batılı devletler (İngiltere – Fransa) imparatorluk döneminden kalma bazı alışkanlıklarla önce Ankara’ya gitmeyiz, gideriz ama büyükelçilik derecesinde temsil edilmeyiz falan düzeyde temsilci göndeririz, gibi kendilerinden beklenebilecek davranışlarda bulunmuşlardır.
Ankara’daki Milli Hükümet bunlara karşı onurlu ve kararlı bir biçimde karşı koymuştur.
Sonra hepsi birer ikişer Ankara’ya gelmişlerdir.
Bu konuda benim sizlerin dikkatini çekmek istediğim husus şudur:
Bugün de olduğu gibi o günlerde basında bazı kalemler ve yayın organları yabancılardan önce, onların görüşlerini savunmakta âdeta onların memuru gibi hareket etmektedirler. Bugün insan hakları gibi konularda bazı küçük partilerin ve çevrelerin Türkiye’ye Avrupa’dan müfettiş tayin ettirme çabalarını ve bunların bölücü ve Kürtçülerle işbirliğine dikkatinize sunarım.*

F- YENİ OLUŞUMLAR VE BAŞKENT KONUSUNDA AÇILMAK İSTENİLEN YENİ TARTIŞMALAR


Ankara’nın başkent oluşu aslında yeni bir insan, yeni bir ulus, yeni bir devlet ve yeni bir Türkiye yaratma iradesi ve süreci içinde düşünülmelidir.
Ankara’nın başkentliği süreci, siyasal ve idari anlamda 13 Ekim 1923’ de tamamlanmıştır. Artık, ülke yönetimiyle ilgili siyasal ve ekonomik kararlar bütünüyle Ankara’dan alınacaktı ve öyle de oldu. Ancak, kültürel bakımdan durum bambaşka idi. Ülkenin bütün eğitim ve kültür kurumları İstanbul’da idi. Üniversite (Darülfünun), tiyatro (Dârülbedayi), konservatuar ve Güzel Sanatlar Akademisi, tek ve çok sesli müzik topluluklarının tümü İstanbul’da idi. İster saray çevresi için olsun, isterse levanten-kozmopolit İstanbul için olsun bütün sanat ve eğlence gösterileri İstanbul’da yapılıyordu.
Üniversitenin yanında bütün askeri ve sivil yüksek okulların ve meslek okullarının hemen tamamı yine İstanbul’da idi.
Ankara ise, İstanbul dışındaki herhangi bir Anadolu şehri gibi (taşra) idi. Yukarıda sayılan hiçbir kültür ve eğitim kurumuna sahip değildi. Ankara’da yalnız idadi, sanat okulu ve ziraat okulu vardı.
Başkent Ankara, Cumhuriyet’in 25 yıllık olağanüstü çabası ile bütün bu kurumlarını kurdu.
Üniversitesi, konservatuar, tiyatro, opera, bale ve orkestra, teknik ve mesleki öğretim kurumları kuruldu. Dil ve Tarih Kurumları gibi akademiler ülkeye kazandırıldı.
Cumhuriyet artık hukukçusunu, idarecisini, askerini, teknik adamını, doktorunu Ankara’da yetiştiriyordu. Dilini ve tarihini heyecanla inceliyordu.
Ankara eğitimde İstanbul’la boy ölçüşebilecek hale geldi. Cumhuriyet’in ürünü Ankara Üniversitesi pekçok üniversite için kurucu üniversite olmuştur.
Kültür ve sanat konularında Ankara Türkiye’nin merkezi oldu. O derecede ki, Balkanlar da dahil olmak üzere çevremizdeki pekçok ülkede olmayan ileri sanat kurumlarına Ankara’da sahip olduk.
Konuşmanın başında söylediğim gibi yeni bir dünya nizamı kurulmak istenmektedir. Bu dünya nizamı içinde bize de bir konum verilmektedir. Türkiye başkalarının verdiği rolü değil, kendi amaçlarına ve belirlediği hedeflere göre yeni dünyada yerini almalıdır.
Dışarıdan bize verilmek istenen rol üçüncü sınıf bir Avrupa ülkesi ve orta halli bir bölge devleti olmaktır.
Ekonomik anlamda ise Türkiye tarım, hafif sanayi ve çevre kirliliğine neden olan ve Avrupaca terk edilmek üzere olan sanayilerin ülkesi olarak belirlenmiştir.
Ülkemiz bölgesel bir güç ve çağdaş bir Avrupa devleti (düşünce ve kafa yapısı ile bilim ve teknolojisi ile) olmak zorundadır.
Bizim için yabancılar ve onların yerli temsilcileri tarafından öngörülen tasarımları aydınlık Türk insanı bilmek zorundadır.
Kendi milli hedeflerimizi kendimiz seçmek ve eğitime, yüksek teknolojiye ve kendi seçtiğimiz sanayi dallarına yatırım yapmak zorundayız.
İşte burada sözü tekrar esas konumuza, Ankara’ya getirmek isterim. Türkiye’ye verilmek istenen yeni şekil başkent Ankara düşüncesini de etkilemektedir.
Buna bazı yayınlardan misal vererek başlayalım.
- 17.4.1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde çıkan bir baş yazıda veya o anlamda bir yorumda ilginç bir haber veriliyor. Yazan bakın ne diyor:
“Geçen hafta sonunda Erol Aksoy’un Yeniköy’deki yeni yalısında verdiği dar kapsamlı bir akşam yemeğinde, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’le sohbet etme imkânı buldum.
Çiller’le uzun süredir yüz yüze görüşmemiştik.
Önce bazı değişiklikleri aktarayım.
O akşam, üzerinde pembe bir ceket vardı. ‘ Nasıl buldun’ diye sordu.
Ben beğendiğimi söyleyince, ‘Sen zaten hep renkli şeylerden hoşlanırsın ‘ dedi.
O akşam en çok ilgimi çeken sözleri, Ankara ve İstanbul üzerine düşünceleri oldu.
Bu konu açıldığında çok ilginç bir yanını keşfettim.
Çiller, Başbakanlığı sırasında bir ara Türkiye’nin başkentini İstanbul’a taşıma fikri üzerine çalışmış.
“Ankara artık Türkiye’yi taşımıyor’ diyor. Bu konuyu ciddi şekilde inceletmiş. Ancak başkenti İstanbul’a taşımanın Anayasal olarak mümkün olmadığını görünce vazgeçmiş.
Bu yazıyı eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölüm günü yazıyorum. Çünkü Ankara’nın başkentliğini sorgulamaya başlayan ilk siyasetçi oydu.
Sık sık Ankara zihniyetinin Türkiye ‘yi ayağından aşağıya çektiğini söylerdi.
Şimdi Çiller de aynı pist üzerinde yürüyor.
Ancak bunu gerçekleştirmek mümkün değil. Çünkü Ankara ‘nın başkent oluşu Anayasa’nın değişmez maddeleri arasında yer alıyor.
1980 öncesi de, MSP, başkentin Konya’ya taşınması ile ilgili girişimde bulundu. Ancak, o dönemde de Anayasa ve kamuoyu engeli ile karşılaştı.
Konuyu ikinci defa rahmetli Özal gündeme getirdi.
Bu arada basında birçok yazar, Ankara zihniyetinin Türkiye’yi geri bıraktırdığı yolunda yazılar yazdı.
Son olarak da Çiller’in bu konuya el attığını görüyorum. Demek ki, Ankara zihniyetini sorgulayanların sayısı giderek artıyormuş.”
- 28 Nisan 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde beş sütunluk daha da önemli bir haber veriliyor.Celal Talabani;
“Gelecek için en büyük hayalimin başkenti İstanbul olan bir Ortadoğu birleşik devletleri olduğu “nu söylüyor.
- 24 Ağustos 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nden öğreniyoruz. Konya Belediye Başkanı’na, Başbakan Erbakan Konya’yı başkent yap emrini vermiş.
- 3 Eylül 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Hadi Uluengin imzalı yazısında yazarı heyecanlandıran bazı küçük olayları alt alta dizerek yazısını şu paragrafla bitiriyor:
“Şükür ki, Türkiye’nin kalbi şimdi Taksim’de daha da mükemmel atıyor.
Dünya kentlerinde bulunmayan ‘New York Times’ her gün bayiye geliyor.
İsrail’in “Jerusalem Post’u, Mısır ‘El Ahram’inin yanında duruyor.
Cıgara işportacısı Almanca, tarikat mensubu süpürgeci İbranice konuşuyor.
Ermenice ciltler Müslüman risalelere eşlik ediyor.
Küçümen Kürt kız teraziyle tartılıyor ve çigan boyacı makosen parlatıyor.
Türkiye dinamiklerin ışıldayan aynası. Taksim mikrokosmosunda parıldıyor.
Üçüncü sınıf Sovyet propagandası ‘Türkiye’nin Kalbi Ankara’ filmi köhne müzede oynuyor. Ve Türkiye’nin hayata çırpınan gerçek kalbi Taksim’de atıyor.”
Hürriyet’te başkent üzerine çıkan 17 Nisan 1996 tarihli yorum üzerine 21 Ankara Vakfı ve derneği bir araya gelerek bu yayınlara tepki gösterdik ve bir bildiri yayınladık.
Bu bildiri Anadolu Ajansı bülteninde yer aldı. Buna rağmen hiçbir gazetede haber olarak çıkmadı.
Ben bildinin örneğini ve ekli kupürleri gazete köşe yazarlarına postaladım.
Bundan sonra olay ve bildiri yalnız Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlandı.
Bildiri aynen şöyledir.
İstanbul’da bazı çevrelerin Başkentimizin Ankara’dan İstanbul’a taşınması gibi sorumsuz bir hayalin içine girdiklerini ve bunun fikri zeminini hazırlama çabasında olduklarını hayret ve üzüntüyle izliyoruz.
Ankara’nın başkentliğini içine sindiremeyenler, Cumhuriyet’in ve Ulusal Bağımsızlığın anlamını kavrayamayanlardır.
Milli Mücadele’nin, Milli Mücadele’yi yapan kahramanların, kurtuluşun ve Cumhuriyet’in önderi ve mimarı Yüce Atatürk’ün adı, Ankara’yla bütünleşmiştir. Bunu ayırmaya kimsenin gücü yetmez.
Ayrıca, Ülkemizin geleceği İstanbul’un yalı ve klüplerinde değil, Türk halkının tek temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisinde kararlaştırılır.
Şu gerçeğin herkesçe çok iyi bilinmesi gereklidir:
Yüce Atatürk’ün deyimiyle “Ankara Başkenttir ve ebediyen Başkent kalacaktır. “
1980’li yıllara kadar Ankara siyaset, ekonomik ve kültür alanında kesin bir biçimde başkenttir. 1980’li yıllarda Türkiye’yi de etkisine alan küreselleşme olayı, Türkiye’de özel kesimin ekonomide ağırlığını artırması, bu eğilimin bütün siyasal gruplarda desteklenmesi sonucunda ekonomik karar odakları devletten doğal olarak uzaklaşmaktadırlar. Ekonomik karar odakları sanayinin, ticaretin ve finansın merkezi İstanbul’a kaymıştır. Cumhuriyet’in ürünü olan İş Bankası bile genel merkezini bütün direnmesine karşılık İstanbul’a taşımak üzeredir. Ekonomi konusunda bu doğaldır. Politika ve kültür konusu bambaşkadır. İki konuyu ayrı ayrı ele alalım:
Ankara’nın başkent olarak taşınması, anayasal ve politik anlamda mümkün değildir. Ancak Ankara’nın politik karar yeri olarak içi boşaltılabilir. Dünyayı yöneten dört büyük gücün olduğunu hatırlayalım. Sermaye, basın (medya), politika ve bürokrasi. Ülkemizde politika bürokrasiyi yok etmiştir. Sermaye ve basın iç içedir. Aynı cephededir. Politika ise yalnızdır. İçi boşaltılmıştır. Taşralıdır ve zavallıdır. Politik karar süreci İstanbul’a kaydırılarak, Ankara kendi dışında verilen kararların biçimsel sahibi olmak tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Bu basit bir değişiklik değildir. Bu bir ulusun kendi geleceğini ve yerini belirleme gücünü tert etmesidir. Siyasal başkent olarak Ankara karar gücünü titizlikle korumalıdır. Bu demokratik ve halkçı idarenin temel şartıdır. İstanbul ekonominin merkezi olarak da Ankara’nın verdiği politik kararlara bağlı olacaktır.
Ankara bir kültür başkentidir. Bu Ankara’nın özelliğidir. Ankara’daki kültür kurumları ve kültürel yapı Cumhuriyet’in yüz akıdır ve Cumhuriyet’in bir parçasıdır. İstanbul teokratik ve kozmopolit kültürün, Ankara ise demokratik ve ulusal kültürün başkentidir.
Cumhuriyet’in ilk yirmi beş yılında kültürel kurumlar ve alt yapı oluşturuldu. İkinci yirmi beş yılda ise bu kurumlar geliştirildi ve kökleşti.
Cumhuriyet’in elli yıllık gayreti ile kurulan ve Ankara’da yeni Ankaralı’nın ruhu ve kanı olan kültürel yapı, devletin ihmal ve kayıtsızlığı ve bazen de bilinçli hareketiyle bugün yozlaştırılıyor.
Bugün ulusal kültür iki yönlü tehdit altındadır.
1. Doğudan gelen ümmet fikri,
2. Batıdan gelen kozmopolit düşünceler.
- Cumhuriyet’in eğitim ve kültür politikasından sapmalar kültürel yapıyı çok olumsuz etkiliyor.
- Cumhuriyet’in kültürünün temellerini oluşturan devlet destekleri gittikçe azalıyor.
- Ankara’da yetiştirilen bazı sanatçı kadrolar çeşitli özendirmelerle İstanbul’a aktarılıyor.
- Türkiye’nin uluslararası yeri ve ilişkiler nedeniyle kültürel temaslar sonucu elde edilen kültürel kazançlar, Türkiye’ye gelen sergiler, tiyatro, bale, opera ve müzik grupları artık Ankara yerine İstanbul’a geliyorlar.
Başka ülkelere gönderdiğimiz bazı büyük sergilerin karşılığı olan sergiler İstanbul’a geliyor. Bilinçli bir şekilde Ankara devre dışı bırakılıyor.
- Ankara’dan İstanbul’a kaydırılan sanat faaliyetlerinin açık ve kapalı destekçisi yalnızca devlettir. Bazı özel sektör kuruluşları devletin yanındaki küçük katkılarını (üstelik vergi matrahından düşülen paralarla) maharet ile seslendirmektedirler.
- İstanbul’daki kültürel faaliyetlerin bir bölümü Cumhuriyet’in yaratmak istediği Türk insanı, Türk ulusu ve Türk vatanı fikrine ve ulusal kültür anlayışına aykırıdır.
Sık sık tekrarlanan ve Habitat Toplantısı nedeniyle tekrar tekrar pişirilen Türkiye mozayiği, dünya kenti İstanbul, kozmopolit İstanbul, levanten İstanbul sloganları, aslında yeni bir kültürel yabancılaşmadır. Sokağa ait sanat ve estetik değerden yoksun bazı basit toplumsal yaşam motifleri ve gösterileri popüler sanat adı altında halkımıza sunulmaktadır.
Ankara’nın kültür başkenti olarak, bütün özelliklerinin korunması gerekir. Bu Türkiye’nin ulusal bağımsızlığının nedenidir. Ankara’nın kültür başkentliğini bırakması, bağımsızlığın temeli olan kültürel bağımsızlığımızdan vazgeçilmesi demektir.
Kuva-yı Milliyeciler, yiğitlikleriyle ve yurt severlikleriyle aydınlık bir gelecek için Ankara’yı başkent yaptılar.
Başkent Ankara, Türk’ün bağımsızlığının ve insanımızın özgürlüğünün güvencesidir.
Ankara’nın başkentliğinden vereceğimiz her taviz Türk varlığından ve devletinden bir parçanın aşındırılmasıdır.
Hepimiz Ankaralı’yız. Ankaralılık klasik bir hemşehrilik duygusu ve bağı değildir. Ataları Ankara’da doğanlar, bütün Kuva-yı Milliyeciler, onların torunları, yurdun dört bir yanından gelip Ankara’ya yerleşip, ulusun ve vatanın birliği için yüreği çarpanlar, Anayasa’ya inananların hepsi An-karalı’dır. Ankara’yı sevelim ve tarihi de unutmayalım.

ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKAN VEKİLİ SAYIN GÜVEN DİNÇER


Narsinha beğendi.
__________________
...
Kimliksiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Yukarı'daki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.


(Tümünü Görüntüle Konuyu Görüntüleyen Üyeler: 2
Kimliksiz, Narsinha
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Açma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum hakkında Kullanılan sistem hakkında
Forumaski paylaşım sitesidir.Bu nedenle yazılı, görsel ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenmektedir.Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir.Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazılı, görsel ve diğer materyalleri 48 saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi bu linkten bize yapabilirsiniz.

Telif Hakları vBulletin® Copyright ©2000 - 2016, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.

Saat: 03:52