Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu
 

Go Back   Forum Aski - Türkiye'nin En Eğlenceli Forumu > Eğitim - Öğretim > Dersler > Felsefe - Sosyoloji
facebook bağlan


Pskilojide Kavramlar

Felsefe - Sosyoloji kategorisinde açılmış olan Pskilojide Kavramlar konusu , ALGISAL DEĞİŞMEZLİKLER İnsan algısında nesne algılamaya ilişkin kuvvetli eğilimin yanı sıra büyük bir istikrarlılık (stability) vardır. Bir adamın boyu size doğru yaklaştıkça değişiyor gibi görünmez halbuki gözün ağtabakasına (retina) düşen ...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 01.02.2014, 21:54   #201 (permalink)
Bjk Polat Doruk Bjk

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Cevap: Pskilojide Kavramlar



ALGISAL DEĞİŞMEZLİKLER

İnsan algısında nesne algılamaya ilişkin kuvvetli eğilimin yanı sıra büyük bir istikrarlılık (stability) vardır. Bir adamın boyu size doğru yaklaştıkça değişiyor gibi görünmez halbuki gözün ağtabakasına (retina) düşen imge gittikçe büyümektedir. Tabak bir açıdan bakıldığında çembere diğer açıdan bakıldığında elipse benzemez; halbuki ağtabakaya düşen imgeler bunlardır.


Pencerenin önünde durduğunuzda bunun ağtabakadaki imgesi dikdörtgen şeklindedir; yandan baktığınızda ise imge bir yamuk şeklini alır. Ancak siz pencereyi dikdörtgen olarak görmeye devam edersiniz. Bütün bu değişik durumlar nesnenin daha önce öğrenilmiş olan nitelikleriyle görüldüğünü örneklemektedir. Fiziksel uyarımdaki farklılıklara rağmen nesnelerin görüntüleri algı düzeyinde değişmez kalır. Bu tür istikrarlılığa algısal değişmezlik (perceptual constancy) denir.

Şekil Değişmezliği

Yukarıda verilen tabak ve pencere örnekleri şekil değişmezliği (shape constancy) ilkesiyle ilgilidir. Ne olduğunu bildiğimiz bir nesnenin şekli ne taraftan bakarsak bakalım hep aynı kalır. Diğer bir deyişle; değişik açılardan bakılan aşina (familiar) nesneler şekilleri bakımından değişmez olarak algılanır. Burada önemli olan aşinalıktır veya nesnenin neye benzemesi gerektiği konusundaki bilgimizdir. Herhangi bir nedenden ötürü nesneyi tanıyamamamız halinde şekil değişmezliği söz konusu olamaz.

Büyüklük Değişmezliği

Nesne uzaklaştıkça bunun ağtabakadaki imgesi gittikçe küçülür. Halbuki normal olarak insanlar nesneleri hep aynı büyüklükte görürler. Bu olaya (phenomenon) büyüklük değişmezliği (size constancy) denir. Bu değişmezlikte iki etkenin etkisi vardır. Bunlardan ilki şekil değişmezliğinde de söz konusu olan nesnenin aşinalığı veya kişinin nesnenin niteliği konusunda daha önce öğrendikleridir. Bir erkek erkek olarak algılanmışsa; bizden ne kadar uzakta olursa olsun boyu değişmez bir biçimde algılanacaktır. Bir diğer etken uzaklıktır (distance).

Eğer bir nesne aşina değilse veya herhangi bir büyüklükte olabiliyorsa örneğin bir sayfa veya kaya gibi büyüklük değişmezliği ancak nesnenin ne kadar uzakta olduğu bilinerek korunabilir. Bu durumda uzaklık ipuçları önem kazanır. Eğer bir derinlik ipucu şekilde olduğu gibi yapay olarak değiştirilmişse büyüklük değişmezliği kaybolur. Şekilde büyük zarf daha uzakta ve bu nedenle de daha "büyük" gibi görünmektedir; gerçekte ise bu zarf "küçük" zarftan daha yakındadır. Bu hilenin nasıl sağlandığı şeklin açıklamasında anlatılmaktadır.


Büyüklük değişmezliği derinlik ipuçlarının tersine bir etki vereceği şekilde değiştirilmesiyle ortadan kalkmıştır. Bu zarflar aynı büyüklüktedir ve gerçekte "büyük" zarf "küçük" zarftan çok daha yakındadır. Daha uzakta olarak görülmesinin nedeni; bunun gri kartıngri kartın da "küçük" zarfın arkasında gibi görünmesidir. Fakat gerçekte gri kart iki zarf arasında değil bunların arkasındadır. "Büyük" zarfın köşesi kesilmiş olduğu için bu kart "büyük" zarfın önünde gibi görünmektedir. (Fundamental Photographs.)

Parlaklık Değişmezliği

Algısal değişmezlik parlaklığın algılanılışı için de geçerlidir; nesnelerin beyazlık grilik veya siyahlık dereceleri algısal düzeyde değişmezlik gösterir. Parlaklık değişmezliği (brightness constancy) nesnenin üzerine düşen ışık miktarından bağımsızdır insanlar örneğin kömürü ay ışığında da parlak güneş ışığı altında da siyah olarak görürler; aynı koşullarda kar ise daima beyaz olarak görülür. Bu olayın nedeni; algılanan parlaklığın parlaklık açısından nesnenin zemine olan oranına bağlı olmasıdır. (Wallach 1963). Normal hallerde bu oran aydınlatma koşulu ile etkilenmeksizin hep aynı kalır. Işık miktarının azaltılması veya çoğaltılması nesne ve zeminin her ikisini de daha parlak veya daha mat yapar; böylece insanlar nesnenin parlaklığını değişmez biçimde algılarlar.

Asi Ruh isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 01.02.2014, 21:54   #202 (permalink)
Bjk Polat Doruk Bjk

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Cevap: Pskilojide Kavramlar

BİRİNCİL GÜDÜLER

Bunlar öğrenilmiş veya öğrenilmemiş olmalarına göre ikiye ayrılabilirler. Öğrenilmemiş güdüler birincil hedefi olan ve böylece birincil güdüler (prımary motives) de denilenlerdir.

Birincil güdülerin bazıları açlık susuzluk gibi vücutta bilinen bazı fizyolojik değişikliklerden kaynaklanır ve genellikle fizyolojik dürtüler (physiological drives) olarak adlandırılırlar. Bu alt bölümde ilk olarak bunlar ele alınacaktır. Daha sonra da bildiğimiz bir fizyolojik temeli olmayan duyusal uyarılma ve sevecenlik gibi öğrenilmemiş güdüler yer almaktadır.

Açlık ve Susuzluk

Açlık ve susuzluk fizyolojik dürtüleri birbiriyle yakından ilişkilidir. Çünkü su vücudun yiyecekten yararlanması için sindirim ve diğer biyokimyasal işlemlerde kullanılmak üzere vücutta tutulur. Gerçekte organizmanın su alımının yaklaşık % 90'ı bu fizyolojik amaç içindir. Bir diğer anlatımla yiyecek yoksunluğu çeken insan ya da hayvanlar sadece düzenli olarak yedikleri zamankinin yaklaşık % 10'u kadar su içerler.

Genel açlık

Açlık yaşantısının zamandan zamana veya kişiden kişiye değiştiği görülmektedir. Her zaman olmasa da açlık midenin kasılmaları şeklindeki açlık kramplarıyla birlikte olabilir. Ancak bunlar açlığı hissetmek için kesinlikle zorunlu değildir (Morgan 1965). Bazen bir baş dönmesi anlatılır fakat yine insanlar böyle bir hissi duymaksızın da son derece aç olabilirler. Böylece düzenli olarak açlığa eşlik edenkuvvetli bir yeme isteğinden başka bir yaşantı yoktur.

Beynin çeşitli bölgeleri açlık ve yemek yeme faaliyetlerini düzenler. En önemlisi olan hipotalamus beyin tabanında yer alır. Burada iki merkez vardır ve birine beslenme merkezi diğerine doyma merkezi denir (bkz. Şekil 8.4). Bunlar kan dolaşımındaki koşullardan etkilenirler (Teitelbaum ve Epstein 1962). Beslenme merkezi faal olduğu zaman insan ya da hayvanın acıkmasına ve yemesine neden olur. Doyma merkezi ise yeterli yiyecek alındığında yeme isteğini durdurur.

Beslenme ve tercihler

Çocuklar ve hayvanlar eğer tercihlerine bırakılırlarsa yiyecekleri şeyi seçme eğilimindedirler. Böylece bir süre dengeli olarak beslenebilirler (Rozin 1967). önceleri bunu "özgül açlıklar"ını (specific hunger) ayırdedebildikleri ve bu açlıklarını doyuran belirli şeyleri yedikleri için yaptıkları düşünülürdü. Günümüzde ise bu inancın genellikle doğru olmadığı bilinmektedir. Öyle görünüyor ki bu görüş tuz ve belirli minerallere (daha önce söz edilen tuz gereksinimi olan çocuk vakasında olduğu gibi) uygulanabilir ancak diyetteki bütün elementler için doğru değildir.

Daha doğrusu eğer olanak olursa tercihlerle de dengeli bir diyeti sürdürürüz. Çünkü bir çeşit yiyecekten bıkar ve bir diğerine geçeriz. Başka bir deyişle yiyecekte yenilikten hoşlanırız ve yemekte olduğumuzdan daha değişik şeyler yeme eğilimindeyizdir. Ayrıca B vitamini gibi bir şeyi eksik bırakan bir diyet uygularsak diyet doyurucu olmaz. Böyle bir diyeti tercih etmeyiz ve eğer yapabiliyorsak yeni bir yiyecek seçeriz. Bu yolla sağlığımız için gerekli olan elementleri içeren yiyecekleri alma şansımız vardır.

Susuzluk

Su sürekli olarak akciğerler derinin ter bezleri ve böbrekler yoluyla kaybedilir. Fakat vücut belirli bir miktar suyu kanda ve dokularda tutmaya gereksinim duyar işte bu gereksinim susuzluk dürtüsü ile yansıtılır.

Günümüzde susuzluğun fizyolojik mekanizması iyi anlaşılmıştır (Corbit 1969). Açlık gibi susuzluk da beynin çeşitli kısımları öncelikle de hipotalamus tarafından kontrol edilir. Bu merkezde hafif derecede su kaybına özellikle duyarlı sinir hücreleri yer alır. Bunlar kandaki suyun azalması üzerine faaliyete başlayarak organizmanın su aramasına ve içmesine neden olurlar.

Psikolojik etkenler

Açlık ve susuzluk birincil olarak iç fizyolojik etkenler tarafından kontrol edilir. Fakat dış psikolojik etkenlerin de bunlar üzerinde etkisi vardır. Bazen fizyolojik bir gereksinim duymadan da "tadı güzel olduğu için" su içeriz (örneğin susamadığımız halde sadece tadı için meşrubat içtiğimiz gibi). Bu gibi psikolojik kökenli bir su içme davranışı yiyecek elde etmek için iş yapmak zorunda bırakılan ancak yiyeceği aralıklı elde eden ratlarda ortaya çıkarılabilir. Sonraki yiyeceği beklerken vücutlarının gereksinmesinden daha fazla su içerler.

Dış psikolojik ipuçları açlıkta da çok önemli olabilir. Bunlar özellikle insanlardaki aşırı şişmanlık (obesity) vakalarında kuvvetle etkili görünmektedir (Schachter 1971a 1971b). Obes olmayan insanlar besin almalarını hemen hemen tümüyle iç açlık durumlarıyla düzenlerler. Eğer "iç olarak" aç değillerse yiyeceğe pek dikkat etmezler. Fakat obes bir kişi pastahane vitrininin önünden geçerken önleyemediği bir tahrik duyar. Aynı şekilde böyle bir kişi buzdolabındaki yiyecekleri atıştırmaktan kendini alıkoyamaz ve uzak durmayı da başaramaz. Bunun nedenlerini henüz kesin olarak bilmiyoruz fakat bildiğimiz tek şey obes insanların dış yiyecek ipuçlarına aşırı tepki göstererek şişmanladıklarıdır.


Cinsellik ve Analık Dürtüleri

insandan daha alı düzeydeki hayvanlarda cinsellik ve analık dürtülerini (maternal drive) kandaki hormonlara bağlı olduklarındanfizyolojik dürtüler olarak düşünüyoruz. Erkeğin testislerince salgılanan androjenler cinsel yönden erkeğin faal olmasını sağlar. Dişinin erkeği kabule hazır hale gelmesini ("kızışma") sağlayan estrojenler de dişinin yumurtalıklarından salgılanır. Genel olarak dişinin bu kızışma dönemi yumurta yumurtalıktan rahme inerken ya da indiğinde ortaya çıkar. Bunun ardından hayvanlarda cinsel faaliyeti hamilelik dönemi izler.

Hamileliğin sonuna doğru diğer hormonlar etkili olmaya başlar. Rahimde fetüsün varlığı hipofiz bezinin prolaktin üretimini arttırır. Prolaktin de yavruyu besleyecek sütü salgılayan meme bezlerini uyarır. Prolaktin aynı zamanda annelerde analık davranışlarına neden olur. ****** bir sıçan prolaktin enjekte edilip süt çağındaki bebek sıçanların arasına konulduğunda tıpkı gerçek anne gibi davranmaktadır. Sıçan kedi köpek gibi hayvanlarda bu hormonun analık davranışını uyandırdığına ve diğer hormonların hipotalamustaki sinir hücrelerine doğrudan etki ederek cinsel davranışı oluşturduğuna inanmamız için yeterli nedenler vardır.

Cinsellik ve analık dürtülerinin hormonal açıklaması insanlara uygulanabilir mi? Yanıt koşullu bir "hayır"dır. Alt düzeydeki hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da cinsel güdülenmeyi hormonların başlattığını biliyoruz. Hormonların salgılanması cinsel dürtünün (*** drive) ortaya çıkmasıyla ilişkilidir. Diğer taraftan hormonlar cinsel dürtünün sürdürülmesi için gerekli değildir. Örneğin birçok kadında yaş dönümünden (menopoz) yumurtalıkların östrojen salgılanması durduktan sonra da bu dürtü devam eder. Benzer olarak erkekler debazı diğer erkek hayvanlarda olduğu gibi iğdiş edilip erkeklik hormonlarını yitirseler de cinsel faaliyetlerine devam ederler. Ayrıca cinsel dürtü zayıf olduğu zaman cinsel hormon vermekle bunun artırılabileceğine ilişkin hiç bir kanıt yoktur. Böylece hormonlar cinsel dürtünün ortaya çıkışında rol oynamakta bundan sonra dürtü hormonlar olmaksızın da sürmektedir. Bu da fizyolojik temelin sona ermesinden sonra psikolojik güdülenmenin sürdüğüne bir örnektir.

Analık davranışı söz konusu olunca hormonların ne insan ne de hayvanlarda zorunlu olmadığı bilinmektedir (Rosenblatt 1967). Hayvanlarda bebekle birlikte olma yaşantısı hemen hemen hormonlar kadar önemlidir. Örneğin ****** sıçanlar ve hamsterler prolaktin enjekte edilmeden sadece bebeklerle birkaç hafta birlikte kaldıklarında oldukça tipik analık davranışları göstermişlerdir. Bebekle birlikte olmak hormonla hemen hemen aynı etkiyi yapmaktadır. Hormonun işlevi analık güdüsünün bebekle yaşanacak sonraki dönemde değil de doğum anında işler durumda olmasını sağlamaktır.

Merak ve Duyusal Uyarılma

Hayvan ve insanların gündelik davranışlarına bakacak olursak bazılarının şimdiye dek tartışılan fizyolojik güdülerden kaynaklandığını görürüz. Diğer yandan birçoklarına da fizyolojik güdülerin neden olmadığı gerçektir insanların sadece gazete kitap TV spor olaylarıdoğa v.b. için harcadıkları zamanı maçlar kayak dağcılık avcılık ve gezilerdeki faaliyetlerini düşünelim. Güdülenme olmasaydı insanlar bunları yapamazdı. Fakat bu güdülerin fizyolojik türden olmadıkları
çok açıktır.

İnsanları duyusal uyarılmadan yoksun bırakmanın (sensory deprivation) etkileri üzerine bir deney yapılmıştır (Bexton 1964). Üniversite öğrencilerine fizyolojik gereksinimleri için ayrılan sürelerin dışında 24 saat rahat bir yatağa yatmaları için günde 20 dolar para ödenmiştir. Her biri havalandırma aygıtının sesinin dışında hiçbir gürültü bulunmayan küçük bölmelere yerleştirilmişlerdir. Görsel uyarılmayı en aza indirmek için yarı saydam gözlük dokunsal uyarılmayı azaltmak için de eldiven ve kolluklar takmışlardır. Kendilerinden başka herhangi bir şey yapmaları istenmemiştir.

Bu kolay bir para kazanma yolu gibi görünse de deneklerin çoğu kısa bir süre sonra bunu dayanılmaz bulmuşlardır iki üç gün sonra ise tek istekleri bölmeden çıkmak olmuştur. Yatakta yatmaları sırasında varsanılar (hallucination) başlamış zaman ve uzay yönelimleri (orientation) bozulmuş açık seçik düşünme yeteneklerini yitirmişler herhangi bir şeye uzun süreli olarak dikkatlerini yoğunlaştıramaz olmuşlardır. Kısaca zihinsel bozukluğu olan insanlara benzemişler ve belirtilerin çoğu bölmeden çıktıktan sonra bir süre daha sürmüştür. Daha değişik şekilde düzenlenen bazı hayvan çalışmaları bu konuyla ilişkili başka bir noktayı ele almıştır (Butler 1954).

Maymunlar iki kapılı kutulara yerleştirilir. Her kapının arasıra öteki kapınınkiyle değiştirilebilen ayırdedici bir işareti vardır. Kapılardan belli bir işareti olanı itmeyle açılırken diğeri açılmaz. Maymunlar kutuda etrafı kurcalayarak dolaştıkları için kısa sürede tesadüfen doğru kapıyı açarlar. Maymun kapıyı açınca kutudan odaya bakabilir (bkz. Şekil 8.5). ilk rastlantısal başarıdan sonra hayvan doğru işareti taşıyan kapıyı iterek açmasını çok çabuk öğrenir. Bu ayırdedici öğrenmede tek ödül dışarıya bakma olanağıdır. Kapıyı itme sıklığı bu güdünün gücünün bir ölçüsü olarak kullanılır. Eğer dışarıda ilginç bir görünüm varsa (örneğin bir başka maymun veya hareket eden oyuncak bir tren) hayvan doğru kapıyı dışarısı boş olduğu zamankinden daha sık iter.

Bu ve diğer deneyler duyusal uyarılmayı (sensory stimulation) hedef alan bir güdünün varlığını açıkça gösterir. Daha doğrusu güdüduyusal uyarılmayı değiştirmek içindir. Bir süre sonra aynı duyusal durumdan bıkar farklı bir uyarıcı kurulumu ararız. Bu şekilde ifade ettiğimiz güdü için merak (curiosity) terimi kullanılır. Eğer çevremize yeni bir şey "katılırsa genellikle dikkatimizi ona çeviririz. Bu da yeniliğe davranım (response to novelty) olarak bilinmektedir. "Merak" ve "yeniliğe davranım" terimlerinin ikisi de duyusal uyarılma ve uyarıcı değişikliği temel güdüsünü ifade ederler.

Faaliyet ve Kurcalama

Bedensel faaliyeti (activity) hedef alan benzer bir güdü vardır insanlar ve hayvanlar gözlenen hiçbir neden olmaksızın hareket etmeye büyük zaman harcarlar. Nitekim insanlar evcil fare ve hamsterlerine döndürmeleri için birtakım oyuncak tekerlekler alırlar. Bu hayvanlar da tekerlekleri her gün yüzlerce hatta binlerce kez döndürürler.

Bu faaliyet sadece bir faaliyet gereksinimi ile mi güdülenir yoksa fizyolojik bir temeli mi vardır? Yanıt "her ikisi de" dir. Fizyolojik dürtüleri değiştirdiğimiz zaman eğer faaliyet de kaydediliyorsa ikisi arasında bir bağlantı görebiliriz. Bir hayvan aç ya da susuzsa faaliyeti artar. Faaliyet gerçekte aç veya susuz hayvanın gereksinim duyduğu şeyi bulmasını sağlayan doğal bir yoldur. Aynı şekildedişi ratm cinsel dürtüsü yükseldiğinde faaliyet de büyük ölçüde artar. Bu da dürtünün doyurulma şansını arttıran doğal bir tepkidir. Böylece bazı faaliyetler fizyolojik dürtülerden kaynaklanır.

Ancak bütün faaliyetler bu yolla ortaya çıkmaz. Hayvanlar fizyolojik anlamda oldukça doyum bulsalar da hâlâ etrafta dolanırlar. Hatta bu faaliyetlerin bir güdünün hedefi olduğu da gösterilebilir. Bu noktayı gösteren iki deney vardır. Birinde (Hill 1956) bir hayvan belirli bir süre için dar bir alanda tutulmuş ve sonra da bir tekerleği döndürmeye bırakılmıştır. Hayvanın kapalı tutulma süresi uzadıkçatekerleği döndürme süresi de uzamıştır. Bu sonuç bir tür yoksunluk etkisidir bu etki de bir süre yiyeceksiz kalmanın etkisine benzemektedir. Her iki durumda da daha büyük yoksunluğun ardından daha güçlü güdülenme gelir. Bir diğer deneyde (Kağan ve Berkun 1954) deneklerin tekerlekte dönme olanağını elde edebilmeleri için bir manivelaya basmaları gerekmekteydi. Bu ödülü kazanmak için manivelaya basmayı aynı işi yiyecek elde etmek için öğrendikleri kadar çabuk öğrenmişlerdir. Faaliyetin kendi başına bir hedef olduğundan kuşku yoktur.

Burada söz edilen güdü kaba beden hareketleriyle sınırlandırılmış değildir. Tıpkı kedi yavrusunun iple oynaması gibi nesnelerin elle yoklanmasını da içerir. Maymun ve insan gibi daha gelişmiş hayvanlar her tür nesneyi kurcalarlar (manipulate). Maymun ve şempanzeler nesneleri ellemekten özellikle hoşlanırlar. Oyuncaklarla oynama olanağı dışında bir ödül verilmese bile maymunlara ayırdetme (örneğin kırmızı ile yeşili birbirinden ayırdetme) öğretilebilmiştir (Harlow ve McClearn 1954).

Yeterli Olma Güdüsü

Yukarıda sözünü ettiğimiz merak ve faaliyet araştırmalarında bir ilke arayacak olursak bütün bunların ardında bir genel güdünün olduğu sonucuna varabiliriz. Bu güdü de yeterli olma (competence) güdüsüdür. Bu alandaki öncü psikologlardan biri de aynı sonuca varmıştır (White 1959). White'a göre insan ya da hayvan organizması görebildiklerini görmeye ve yapabildiklerini yapmaya güdülenmiştir. Başka bir deyişle tüm gizilgüçlerini kullanma güdüleri vardır (Maslow 1968) ve gizilgüçlerini kullanmaktan da doyum sağlarlar. Görmek ve yapmak kendi başlarına birer ödüldür (Dember ve Jenkins 1970).

Ayakta durmaya hazır olacak kadar olgunlaşmış bir bebeği gözlersek ayakta durmak için aşırı çaba sarfettiğini görürüz. Bunu yaptığı zaman çok zevklenir güler sevinç çığlıkları atar ve seyredildiğini bilse de bilmese de bunu yapar. Açıkça bebeğin "güçlü bir ayakta durma isteği" vardır ve bundan da büyük doyum sağlar.

Özet
Birincil güdüler doğuştan var olan ya da olgunlaşmayla ortaya çıkan öğrenilmemiş güdülerdir. Bazılarının fizyolojik temeli vardırdiğerlerinin yoktur. Açlık ve susuzluk fizyolojik kökenli birincil güdülerdir. Cinsel güdü ve analık güdüsü hayvanlarda hormonlarla düzenlenirken insanlarda hormonların önemi daha azdır insan ve hayvanlarda duyusal uyarılma ayrıca faaliyette bulunma ve nesneleri kurcalama birincil güdüleri de vardır. Genelde organizma yeterli olma güdüsüne sahiptir yani tüm yeteneklerini kullanmaya çalışır.

Asi Ruh isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 01.02.2014, 21:55   #203 (permalink)
Bjk Polat Doruk Bjk

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Cevap: Pskilojide Kavramlar

Dilbilimi

Dil konusundaki çalışmaların genel adı dilbilimidir (dinguistics). Dilbilimi içinde birçok farklı yaklaşım vardır. Filologlar (philologists) ya da karşılaştırmalı dilbilimcileri dilin geçmişini ve dillerin birbirleriyle ilişkilerini incelerler. Fonetikciler (phoneticians) bir dilin seslerini çalışırlar. Gramerciler (grammarians) dilin yapısındaki kurallarla ilgilenirler. Semantikciler (semanticists) dildeki kelime ve cümlelerin anlamını çözümlerler. Psikolinguist'ler (psycholinguists) dilin nasıl öğrenildiğini ve insan düşüncesindeki işlevlerini çalışan psikologlardır. Bölüm 6'da tartışıldığı gibi insanlar dili düşüncenin bir aracı gibi kullanırlar; onun vasıtası ile yalnız birbirleri ile değilkendi kendileriyle de iletişimde bulunurlar.

Hayvanlarda iletişim

Hayvanlardaki iletişime gelince hemen tüm omurgalı hayvanlar (belkemiği olanlar) kendi türlerinin üyeleriyle ve zaman zaman da başka türlerin üyeleriyle iletişimde bulunurlar. Buradaki "iletişim" kelimesi diğer hayvanlar için anlam ifade eden sinyaller verme anlamındadır. Bu sinyaller bir köpeğin havlaması veya bir kuşun ötmesi gibi sesler ya da bir tavuskuşunun kabarması veya bir maymunun tehdit gösterisi gibi görsel gösteriler (visual displays) olabilir (Şekil 7.2'ye bakınız).

İnsan standartlarına göre hayvanların her türünün kullandığı sinyallerin miktarı oldukça azdır. En üst düzeydeki sosyal omurgalıların repertuarlarında bile 30 35 farklı gösteriden fazlası nadiren bulunur. Birçok omurgalılar arasında gösterilerin sayısı türden türe 3 4 sayılık fark göstermektedir. Bu sayılar en azı balıklarda görülen 10 ile en çoğu toplumsal düzenlerindeki karmaşıklık yönünden insanlara en yakın primatlardan olan rhesus maymunlanndaki 37 arasında bir değişim gösterir. (Wilson 1972 s. 56).

Hayvanların bu gösterileri çoğunlukla saptanık davranış örüntüleridir. Bu nedenle de türe özgü davranışlar olarak nitelendirilirler. Bununla beraber bazı örneklerde öğrenme de bir ölçüde rol oynar. Örneğin bazı kuş türleri ötebilmek için başka kuşun ötüşünü duymak zorundadırlar (Peterson 1963). Böylece hayvanlardaki iletişim hem doğuştan gelen eğilimlere (innate tendencies) hem de öğrenmeye bağlıdır.

Hayvanlarda konuşma

Hayvanlar her ne kadar iletişim kurabilirlerse de doğal bir dilleri yoktur. Burada işaretlerle semboller arasındaki fark önemlidir. Tanımı gereği bir dilde anlam karşılığında semboller kullanılır. Hayvanların havlamaları ötmeleri yüz buruşturmaları veya tehdit edici gösterilen anlamlı işaretlerdir; ancak bunlar sembol olmadıklarından dil değildir.

Doğal bir dilleri olmasa da hayvanlara insanların dili öğretilebilir mi? Papağan veya Mynah kuşu gibi bazı kuşlar insan konuşmasını oldukça iyi taklit edebilirler fakat bunları anlamlı semboller olarak kullanamazlar. Eğer kuşlara değişik anlamlar için değişik kelimeleri bir gramer düzeni içinde kullanmaları öğretilebilseydi bu bir dil olurdu. Bunu öğretmek için bazı girişimlerde bulunulmuş ancak yeterince başarıya ulaşılamamıştır (Ginsberg 1963). Yeterli çaba gösterilmemiş ya da uygun teknik kullanılmamış olabilir. Öte yandan tüm kanıtlar bazı kuşların konuşma seslerini çıkarmak için gerekli motor aygıtlara sahip olmalarına rağmen beyinlerinin bu sesleri anlamlı olarak kullanabilecek kadar örgütlenmiş olmadığını göstermektedir.

Tüm hayvanlar içinde yapısı ve büyüklüğü bakımından insan beynine en çok benzeyen beyne sahip hayvanlar şempanzelerdir. Bu onların insan dilini öğrenebilecekleri anlamına gelir mi? Bunu onlara öğretmek için iki önemli çalışma yapılmıştır. 1930'lann ilk yıllarında yapılan ilk çalışmada bir karıkoca Gua adındaki bebek şempanzeyi kendilerinin yeni doğmuş oğulları ile birlikte büyütmüşlerdir (KelloggKellogg 1933). Fakat Gua bir takım el hareketlerini ve kaşıkla yemek yemek gibi becerileri öğrenmişse de dil öğrenmede hemen hiç bir gelişme göstermemiştir ikinci deneyde Vicki adındaki şempanze kendisine insan konuşmasını öğretmek için uzun zaman ayıran psikologların evinde tek başına yetiştirilmiştir (Hayes ve Hayes 1951). Yoğun yetiştirme çalışmaları sonucunda Vicki'nin öğrenmiş gibi göründüğü ve anlamlı bir şekilde ku''andığı dil "anne" "baba" ve "fincan"ı andıran üç kelimeden ibarettir.

Gerçekte şempanzelerin çıkardıkları seslerin fonetik analizi ancak dört veya beş değişik sesi çıkarabildikleri izlenimini vermektedir (Liberman 1973). Buna karşılık bebekler konuşmaya başlamadan önce çok sayıda ses çıkarırlar. Şempanzelerin telaffuz ettiği tek sesli harf uh sesini andırmakta sessiz harfler ise p m ve k ile sınırlı görünmektedir. Göründüğü kadarıyla şempanzelerin beyni ya örgütlü değildir ya da konuşma dilini oluşturacak temel sesleri çıkarabilecek biçimde ses çıkarıcı kaslarla bağlantısı yoktur. Bugünkü bilimsel fikir birliğine göre konuşma dili Homosapiens türüne özgü bir yetenektir.


Sessiz dil

Mademki konuşma tartışma dışı görünmektedir şempanzeler sessiz bir dil (nonvocal language) öğrenebilirler mi? Elleriyle birçok jestler yaparlar ellerini mahir bir şekilde kullanırlar ve çevrelerindeki olaylara yakın bir dikkat gösterirler. Belki de görsel sembollerin bazı birleşimleri hareketlerle birlikte kullanılarak şempanzeler için bir dil geliştirilebilir. Bu yaklaşımla önemli başarılara ulaşan üç değişik program uygulanmıştır (Fleming 1974 a b). Bunlardan biri burada betimlenecektir (Premack ve Premack 1972): Suratı adındaki şempanze ile deneyciler arasındaki iletişimin tümü Sarah'ın ****sinin arkasındaki dil tahtası (language bosrd) ürerinde yer almıştır (Şekil 7.3'e bakınız). Bu tahta manyetikti ve arkaları çelik plastik parçalar üzerine tutturulabiliyordu. Plastik parçalar büyüklük şekil ve renk bakımından birbirlerinden farklıydı. Bunların her bin bir kelimeyi simgeliyordu.

Çalışma Sarah'a bazı tek kelimelerin anlamlarının öğretilmesiyle başladı. Bir elma alabilmek için elmayı simgeleyen plastik parçayı tahtanın üstüne tutturması isteniyordu. Muz için de aynı işlem gerekiyordu. Bu yolla bir takım kelimeleri öğrendikten sonra Sarah'a "ver" kelimesi öğretildi. Bundan sonra Sarah'ın bir elmaya sahip olabilmesi için tahtaya biri "elma" için diğeri "ver" için iki parça tutturması gerekiyordu. (Şekil 7.3'de görüldüğü gibi Çinlilerin dikey yazma sistemi kullanılmıştır. Sarah bu sistemi tercih eder görünmüştür.)

Daha sonra şempanze kendisi gibi boyunlarında adları için semboller takmakta olan değişik deneycilerin adlarını öğrendi. Artık elma alabilmek için "Mary elma ver" veya "John elma ver" yazmak zorundaydı. Daha sonra parçaları "Mary Sarah'a elma ver" şeklinde yerleştirmeyi öğrenmesi gerekti. Her durumda istediğini alabilmesi için parçaları gramer kurallarına uygun kullanması isteniyordu.

Bu yöntemle Sarah içlerinde ("tabak" "kova") gibi nesne isimlerinin ("...dır" "ver" "al" "içine koy" "yıka") gibi fiillerin (aynı farklıhayır değildir adı renk ? eğer öyleyse) gibi kavramların ve (kırmızı sarı kahverengi yeşil] gibi renklerin de bulunduğu yaklaşık 130 kelime öğrendi. Kendisine bir cisim gösterilip rengi sorulduğunda doğru parçayı tahtaya tutturuyordu. Daha ilginci Şekil 7.4'de gösterildiği gibi koşullu bağlantıları da öğrendi. Bir elma almak için gereken davranış basitti. Ancak Sarah ne yapması gerektiğini ve ne yapmaması gerektiğini bilmek için dört cümleyi okumalı ve anlamalıydı. Sarah'ın kavramları öğrendiği de açıktı. Kendisine örneğin bir elma gösterildiğinde nitelik çiftleri arasında bir "nitelik çözümlemesi" (feature analysis) yaparak seçim yapması isteniyordu. Elma için kırmızıyı yeşilden daireyi köşeliden ve saplıyı sapsızdan ayırdedip seçiyordu. Böylece Saran elmanın niteliklerini soyutladı.

Bu betimleme Sarah'ın başarısının sadece ana niteliklerini göstermektedir. Genel olarak iletişim yeteneği iki yaşındaki bir çocuğunki kadardır. Kelimeleri uygun düzende gereği gibi kullanmaktadır. Bu ise gramer kurallarını öğrendiğini gösterir. Böylece bir şempanzenin sessiz bir dili öğrendiği ve bunu insanlarla iletişim sağlamak için kullandığı sonucuna varılır.

Dil kuramı açısından önemi dışında şempanzelerle yapılan bu deneyler insanlar için de bazı uygulama alanları bulabilir. Bu bölümde daha ilerde tartışıldığı gibi sağır çocuklar dil öğrenmede çoğunlukla geridirler. Fakat onlar da şempanzeler gibi çevredeki parçaları görüp hareket ettirebilirler. Belki buna benzer bir yöntemle öğretmenler sağır çocukları yaşamlarının erken bir döneminde dilin varlığından haberdar edebilir ve yazı dilini daha kolay öğrenmelerine yardımcı olabilirler.

Özet

İletişimde iki çeşit sinyal kullanılır: Semboller dilde kullanılırken işaretler olaylar arasındaki doğal ilişkilerin anlamını kazanmıştır. Konuşma dili ve yazı dili temel öğeleri olan sesler ve harfler gramer yapıları kullanılan sözcük dağarcığı ve fazladanlık yönlerinden farklıdır.

Dil konusundaki çalışmaların genel adı dilbilimidir. Çeşitli uzmanlar dile farklı açılardan yaklaşırlar. Örneğin psikolinguistler dilin nasıl öğrenildiğini ve insan düşünmesinde ne gibi işlevleri olduğunu incelerler. Hayvanlara konuşmayı öğretme çabaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak şempanzeler sembollerden oluşan sessiz bir dili gramer düzeni içinde öğrenebilmişlerdir.

Asi Ruh isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 01.02.2014, 21:55   #204 (permalink)
Bjk Polat Doruk Bjk

Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
Standart Cevap: Pskilojide Kavramlar

Ekolojik Psikoloji



Ekolojik psikoloji çevre psikolojisinin öncülerinden Barker (1964 1968) tarafından ortaya atılan bir yaklaşımdır. Barker insan-çevre etkileşiminin karmaşıklığına dikkati çekerek mekânın bireyleri ve bireylerin de mekânı kendi tarzlarında şekillendirdiğini öne sürmüştür.

Ona göre yaşamımızın cereyan ettiği her yer bizim için bir yaşam çerçevesi (behavior setting) oluşturarak özgül bir durum yaratır. Bu yaşam çerçevesi söz konusu yerin fiziksel özellikleri ile kültürel verilerin etkileşiminin şekillendirdiği kültürel davranış ve etkinliklerin içinde cereyan ettiği sosyo-kültürel nitelikli topolojik bir zemin gibi düşünülebilir.

Bu açıdan davranışlarımız yaşadığımız mekânların doğrudan bir sonucu değildir her mekân içersinde az ya da çok geniş bir olanaklar alanı vardır; yaşanan mekânı düzenleme ve kendine bir yer yapma dolayısıyla davranışlarını bu kültürel-mekânsal duruma uyarlamak söz konusudur.

Barker'ın yaklaşımı mekânın içinde cereyan eden etkinliklere göre farklı mekânsal yapılar ayırdetmektedir. Mekân tipi bu mekânda bulunan kişiler ve sosyal rolleri bir bütün oluşturmaktadır.

Asi Ruh isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Yukarı'daki Konuyu Aşağıdaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz.


(Tümünü Görüntüle Konuyu Görüntüleyen Üyeler: 4
Anastasia, Asi Ruh, Düş, Perii
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Açma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum hakkında Kullanılan sistem hakkında
Forumaski paylaşım sitesidir.Bu nedenle yazılı, görsel ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenmektedir.Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir.Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazılı, görsel ve diğer materyalleri 48 saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi bu linkten bize yapabilirsiniz.

Telif Hakları vBulletin® Copyright ©2000 - 2016, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.

Saat: 08:44